Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

“Biz cenaze için burdayız! Uygun olmaz!”

    Erdoğan’a Muhammed Ali Üzerinden Çakmak…   Malum, “Dünya Lideri’nin” merhum Muhammed Ali cenazesine gitmesi birilerine yine battı! Dış mihraklar ve içerdeki uzantıları yine çıldırdı. Ve her zaman yaptıkları, ellerindeki tek sefilliği kullanarak yalan, yanlış, hain, ‘algı yönetimine’ giriştiler! Bunlar hainlik ve her tür aşağılık davranışta ‘gavura’ bile rahmet okuturlar.   Ben, adım adım hem merhum Mummed Ali’nin cenazesini hem de ‘cumhurun’ Başkanı’nı takip ettim. Zaten sınırlı sayıda ‘akreditasyona’ bile giremeyen zavallı güruhu, sadece ‘katılaMAdıkları’ cenaze için ahkam kesmekle kalmıyor, üstüne üstelik, masa başında kendilerine ‘servis edilen’ haberleri Türkçe’ye çevirmekle iktifa ediyor ve ne kadar basit yaratıklar olduklarını bir kere daha gösteriyorlar!   Yalanların bini bir para, ama bunlar o kadar bile etmedikleri için çirkeflerinde boğuluyorlar sadece, ve müsterih olun, Yeni Türkiye’nin önünde hiçbir kıymeti harbiyeleri de yok!   Neyse, biz gelelim iftiralara ve gerekli cevaplara; Resimli anlatım yapalım ki, ancak kafaları alsın!   Bir kere Erdoğan ve Muhammed Ali tanışır mı?   1-    1976’dan beri Erbakan hocanın en yakınlarında olan Erdoğan’ın Muhammed Ali ile tanışmaması ve ilaveten hatırası olmaması mümkün değildir! Üstelik Muhammed Ali, gerçekten alçak gönüllü bir insandı ve sağlık durumu el verse, vefatından önce benimle de görüşecekti! (Buna itirazı olan internette Erbakan-Muhammed Ali resimlerine bakabilir)   Erdoğan’ın cenazede işi neymiş?   2-    Böyle bi yaveye, herzeye söylenecek söz ‘çüş’ olmalı! Yine de tek cümle, Vefat eden ‘Muhammed Ali’ be!   Cenazede güya Erdoğan’ın korumaları falan Muhammed Ali’nin akrabalarını iteklemişmiş, arbede çıkmışmış! Tekrarla: Duyanda sanacak ‘oradaydılar’ ha!   3-    E, yine ‘çüş’, aşağıda resimde akrabaların cenaze sırasında ‘özel’ bölümde herkesden ayrı ‘oturduklarını’ bi gör! Ayrıca ‘oğlu, torunu, kızları’ zaten gayet rahat bir havada hem benimle hem de nerdeyse hermen herkesle rahatlıkla görüşebiliyordu! Neden arbede olsun? Emine hanım Muhammed Ali’nin kızlarına taziyelerini iletti, yine resme bak!


  Cenazeye müdahale, programa etki gibi zırvalıklara ne ‘çüş’ kafi gelir ne ‘yuh’! Bu arada, tabutu omuzlayanlardan biri de İstanbul Milletvekili Hasan Turan’dı. Diğerlerinin de hemen hepsi, ve dahi organizasyonda yer alanlar, Yusuf İslam ve diğerleri akşam Ahıska Türk Derneği iftarında Erdoğan ile beraberlerdi, hatta beraber geldiler!


  Geriye ne kaldı iftira olarak? Cumhurbaşkanı konuşma yapmasına izin vermemişler!   4-    Bunun iki sebebi var: Birincisi, Muhammed Ali’nin ailesi tarafından resmi ifadeyle programda ‘yer olmaması’ ikincisi ise, evet, siyasi olarak Türkiye düşmanlarının yine işbaşında olup yaptıkları faaliyetler! Buna Ermeni lobisinden tutun, FETÖ’süne varıncaya dek, her tür şer odağının Muhammed Ali ailesinin üzerindeki ‘baskısı’.   Kimse Erdoğan’a yüz vermiyormuş!     5-    Buna da aşağıdaki video en iyi cevap olacaktır. Çünkü, ben kalabalığın “helal Erdogan” tezahuratlarıyla sevgisini görüp Erdoğan’a yaklaştım ve Cumhurbaşkanım “İki dakika durun, herkes sizi görmek istiyor” dedim.   Ve SIKI DURUN! Tarihi cevap aynen şöyle “Biz cenaze için burdayız! Uygun olmaz. Burası yeri ve zamanı değil!”   Erdoğan ‘bozulmuşmuş’ ve de programı yarım bırakıp, anma törenine katılmadan dönmüş!   6-    Kevin Cosby’nin de dediği gibi ortada ‘oksimoron’ bir durum var! Hem diyorlar memlekette bu kadar hadise var neden cenazeye katılıyor, hem de niye apar topar dönüyor! Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, dini vecibeler yapılmış ve ertesi gün, Rabbi’nin siyaset sokuşturması dışında, ne ‘siyasilerin’ olduğu ne de siyasetin olduğu bir mesele de olmayınca katılmaya gerek görülmemiş. Bu kadar basit. Ama dert başka elbet.   Bu arada Erdoğan, o kadar isabetli bir kara aldı ki, sizin kafalarınız almaz, almadığı için ‘aval aval’ bakar saçmalarsınız! Çünkü, ertesi günkü törene katılsaydı, ‘küstah, densiz, yalancı’ sözüm ona ‘sosyalist’ Rabbi Michael Lerner Yahudi editörün ‘zırvalıklarına’ muhatap olacak, ya salonu o an terk edecek yahud mecbur bu ithamlara katlanmak zorunda kalacak ve cenazede belki de büyük bir ‘kriz’ çıkacaktı! Yani, sizin nasıl hesabınız varsa, atılan her adım ve alınan her kararda da elbet bir ‘hesap’ var arkadaş!   Ve Allahım’a çok şükür, o hadsize cevabını vermek benim gibi bir acize düştü, ve salonu resmen inlettim, polisler geldi susturmak için. Sadece ingiliz telegraph gazetesi habere taşırken diğerleri görmezden geldi elbet! Ne var ki, siparişçiler de bu ‘masabaşı’ gazetecilikle olanı biteni ‘efendilerinden’ aktardılar!   Allah’tan ‘ana arterlerden’ besleniyorlar, yoksa işi zıvanadan çıkarıp bazı ingilizce yayın yapan gazete ve siteler öylesine gözü dünmüş ki, Rabbi’nin Erdoğan’ın gözünün içine baka baka bu saçmalıkları söylediğini yazdı!   Hele en gülüncü, FETÖ lideri de törene katılacakmış da Erdoğan ondan apar topar gitmişmiş! Hele ki bu yalancı mum yatsıya bile kalmadan sabahtan söndü.   Bunlara en güzel cevabı aslında Ahıska Camii imamı Musa Hoca verdi “Kimileri hayattayken bile beş para etmez ama Muhammed Ali vefatıyla bile insanlığa bir anlam kattı!” anlayana….     @yusufserce           twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Naom Chomsky, Ilk Intiba

İşte Ahmet Hakan Çoşkun hazret de yazdı ya, elbet onun ciheti de, cedeli de, cüreti de başka. Vay efendim, Ekvador’da göstericilere müsaade edilseymiş bu kadar ses çıkmazmış da, hem de bilmemne! Oysa daha bu Güney Amerika gezisi için yola çıkılmadan mâdâ, ‘eylemciler’ Erdoğan’ı bekliyor diye, gerek FETÖ medyası gerek PKK’sı tamtamlar çalıyor, tedhiş için dâvetiye çıkarıyordu.   Diğer taraftan ise belki de bizim dilimizle, yazımızla ortaya koyup da anlatamadığımız bu temsil ile kendini alânen izhâr etti ve bir nevi Çoşkun’un dediği gibi ‘olay çığrından’ çıktı.   Geniş vizyonlu Erdoğan’a, gerçekten birileri, belki de hiç kimse ayak uyduramıyor, gibi iddialı bir şey söyliyeceğim! Erdoğan’ın sonuna kadar samimiyetine inandığımız gayretleri, gerek içerde gerek dışarda öyle veya böyle akamete uğratılıyor!   Becereksizlik de olsa, yeteneksizlik de olsa, adı ne olursa olsun sonuç ‘kasıttan’ daha kötü sonuçlar veriyor maalesef.   Bu durumların varlığı bile başlı başına ‘Başkanlık Sisteminin’ olmazsa olmaz şeraitidir.   Resmi, gayri resmi, brükrot taifesi, hem bilmemnesi, öteden gelen müzmin hastalık vechile hem bir iş yapmaz hem işgüzarlıktan geri durmaz, Erdoğan’a ayak uyduramamak bir yana ‘ayak bağı’ oluyor arkadaş.   Geçtiğimiz hafta Güney Amerika seyahâti bu eksikliği tekrar gözler önüne serdi! İstenmeyen değil ama kesinlikle ‘hak edilmeyen’ tepkilerle karşılaşıldı. Belki önemsenmeyecek derecede ama ‘mide bulandırıcı’ hadiseler cereyan ettirilmiş olduğu da yadsınamaz!   Bu eksiklik, aslında ‘akademisyen imzalarında’ da kendini gösterdi, Amerikalı, Obama’ya mektup yazan eşhasda da.   Bunu, açıkcası şahsi tecrübelerimde de görüyorum ki, maalesef ‘boşluğu şeytan doldurur’ misali, eğer siz kendinizi yeteri kadar izah edemezseniz ‘düşmanlarınıza’ gün doğuyor ve o boşluğu istedikleri gibi adâveten dolduruyorlar işte!   Ancak, mesele bu kadar da hafif atlatılan, özür nevinden öte, nerdeyse ‘suç’ mesabesinde algılanmalıdır.   Geçen hafta, nerdeyse her gün ‘Naom Chomsky’, bir evvelki haftanın her günü de Robert Hockett ile görüştük. Bunlar sadece, son Obama’ya yazılan mektup konusunda öne çıkmış isimlerdi. Ve fakat bu esame dışında daha nice görüştüğüm isimlerde de aynı intibaı aldım.   Birileri sürekli bu isimlere bişeyler ‘fısıldıyor’ özellikle ‘FETÖ’! Ancak şunu da belirtmeli ki, FETÖ şuana kadar oluşturduğu ‘pozitif’ hava yüzünden aslında fazla ‘fısıltıya’ da ihtiyaç duymuyor, bunu da bilmek gerek! Şu halde Türkiye’nin ‘kendini anlatması’ ve ‘HAKLI’ sesini duyurması elzemdir, demek istediğim!   Adına ‘lobicilik’ mi deniyor, ‘propaganda’ mı, yani resmi makamların size hak vermesi bir tarafa, kamuya da bişeyler aktarılması ihmal edilmemelidir cancağızım.   Chosmky ile devam edecek olursak, izlenimim aynen yukarıda ifade ettiğim gibi, tabiri caizse ‘adamı markaja’ almışlar “Hadi (Chomsky) hoca, söyle, Erdoğan, suçlu, değil mi? Söylesene!”   Kim gidiyor adamla görüşmeye peki? CİHAN-FETÖ yayın organı, The Guardian, Evrensel!   Peki, bizim devlet cephesi ne iş tutar abi! Nacizane bir takım teşebbüsümüz var çok şükür ve de neticelerini, semeresini de görüyoruz, onu da söyliyeyim. Demem o ki, yapınca olur bu işler azizim!   Eh, bu işlerle kim uğraşacaktı, Erdoğan mı? Halbuki onunla uğraşanları etrafına bakarak anlamanın ötesinde şu yaşananlara bakmak durumun vehametini göstemeye kâfidir vesselam.     @yusufserce            twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Başlık Başkanlık

Bu mevzu unutuldu diye rahatladılar, sevindiler hatta alay etmeye bile başladıydılar! Seçim falan da kazanmamışlardı ya, karşı mevzide hafif sarsıntı bile büyük zafer, merhum sabık Başbakan Necmettin Erbakan’ın deyimiyle ‘Muzaffer Romalı ordu komutanı’ gibi hissettiriyordu zavallı garipleri.   Öyleydi, millete olan küçümsemeleri Erbakan nefretiyle nüksediyor, büyük bir gururla ‘kapatılan Refah Partisi ‘yasaklı’ lideri Erbakan’ diye altını çize çize büyük bir zevkle haykırıyorlardı!   Şimdilerde mevzi kaybettikçe ‘adalete, hakkaniyete, hakka, hukuka’ falan sarılmaya, ağızlarında gevelemeye yazıldılar. ‘Hukuk herkese lazım’ teranesi canlarını sıkınca, acıtıncı akıllarına geliverdi.   Hele, övünsem mi, gülsem mi, ağlasam mı, ne tür duyguyla dillendireceğimi kestiremediğim hisle FETÖ’nün bu kervanın en öncü katırı olduğunu nasıl izah etmeli, siz karar verin.   Hem hukukun, adaletin olmadığını iddia ediyorlar, üstelik en ufak fırsatta sıvışıp firar ediyorlar, tabii özellikle de haklarında dava açılanlar bir tarafa ‘cepleri’ himmetle dolu olanlar, bir zamanın kudretli ‘köşe tutanları’. Ama o güvenmedikleri adalete, hukuğa baş vurarak hakkımızda 250’den fazla dava açmayı da ihmal etmiyorlar ha!   Bilmem kamu, halk ne kadar biliyor ama şu anda FETÖ lideri Fethullah Gülen’in avukatları aracılığıyla millete on binlerce dava açmış durumdadır.   Çok şükür halkın sağduyusu ve hakikati görme ferasetiyle son 1 Kasım seçimlerinde AKP iktidarına devam demekle ülkesini ve ‘ülküsünü’ sahiplendi.   Önümüzdeki vetirede ise yeni anayasa ve elbetteki o çaresiz çırpınışlar arasında ‘biz olsak isteriz de…’ dedikleri ‘Başkanlık’ sistemi olacaktır.   Bu uğurda çırpınanların bağırtılarına bi bakalım…   En başta tutturdukları, ağızlarında geveledikleri ve açıkca iddia ediyorum, anlamını ve içeriğini de kesinlikle bilmedikleri ‘Check & Balance’ yani ‘Kontrol Denge’ölçüsüymüş! Ve tekrarla da meydan okuyorum, gerek ki siyaset profesörü olsun da buyursun anlatsınlar itirazlarını! Tabii istirhamım, becerebilirlerse yabancıların düşünce ve tezlerinden bağımsız olarak!   Evet, çok şey istiyorum biliyorum.   Daha önce de defaatle yazdığım, tahlil ettiğim gibi elle tutulur hiçbir neşriyatı, hele beynelmilel tek makalesi bile olmayan ama profesör görünen zevatın ne başkanlık ne siyasi hiçbir sistem hakkında tek satır tasarrufları YOKTUR!   Diğer taraftan şuanki Cumhurbaşkanı yetkilerinin baş mimarları, destekçileri de kendileri olduğu halde bi de Erdoğan’a bu hususta saldırıyorlar. İşin gülünç tarafını milletin anlıyacağı şekilde şöyle anlatalım.   Acaba istedikleri, Erdoğan’ın çıkıp şu şu yetkilerimi devrediyorum mu demesi, yoksa feraget ediyorum mu? Peki bunu yasanın neresine sokuşturacaklar? O halde yetkisini kullanmaması da ayrı bir garabet hatta yerine göre ‘suç’ olmaz mı?   Nasıl bir başkan olacağı ise evvelce yazdığım gibi bence çok basit, sadece başbakanlığı kaldır gerisi aynen devam, bukkadar basit….     @yusufserce                twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Basın Özgürlüğünde Son Nokta

Enes Kanter’le 1 saat   Her fırsatta Fethullah Gülen’e olan bağlılığını ikrar eden NBA basketbolcusu Enes Kanter’le bir görüşme yapmak umuduyla gelen davetiyeyi değerlendirerek Fethullah Gülen’in Mosaic Foundation adı altında faaliyet gösterdiği binaya gittim.  
Herşey İyi Başladı   Biraz bulmakta güçlük çektimse de ilgili kişinin telefonla yönlendirmesi sonucu binayı buldum. Gayet nazik bir karşılama sonucu gösterilen yere oturdum. Daha önceden tanışıklık sebebiyle olsa gerek, sağolsunlar iltifatta bulundular çay ikram ettiler.   Enes Kanter soruları cevaplıyordu. Ben yanımda oturan ilgiliye ‘istediğimiz şeyi, mesela siyasi sorular da sorabilir miyiz?’ Deyince işin rengi değişmeye başladı. Bazı fevri arkadaşları diğer sağduyulu arkadaşlar teskin etti. Daha sonra Kanter’le resimler de çektirdik!  
Amerikalı İlgisi   Söyelişi şeklinde tertip edilen salonda Enes Kanter’e ilgi çok düşüktü. Yaklaşık 50 kişilik sandelyelerin çoğu boştu. Salonda Amerikalıların da olduğu söylendi ama ben hiç Amerikalı’ya rastlamadım.  
Enes Kanter Soğuk Kanlı   Diğerlerinin tepkisine nazaran Enes Kanter daha soğuk kanlı ve sorularıma cevap vermek eyliminde oldu. Bazı sorularıma diğerleri müdahale ederek cevaplatmazken bazı sorulara cevap alabildim.  
Türkiye ve Erdoğan’a Suçlama   FETÖ lideri Fethullah Gülen’in son imalı ‘Sur’da delik açtık’ açıklamasından sonra Enes Kanter de yaşananların sorumlusunu hükümete ve Erdoğan’a yükledi.Terör olaylarının geldiği noktada birçok arkadaşının Türkiye’ye gitme arzusuna rağmen mümkün olmadığı ve kendisinin de izah edemediğini söyleyen Kanter, Türkiye’de terörün 30 yıla aşkın süredir devamına ve daha geçen gün San Francisco’da meydana gelen DAEŞ saldırısına da bir izah getiremedi!   Neden Siyaset?   Neden isminin basketbol ve oyunculuğunun ötesinde siyasetle anıldığını sorunca, önce bunun kendisinin suçu olmadığını söylerken hemen arkasından “Bir haksızlık varsa taraf olmak lazım” dedi ve “Peki sizden başka herhangi bir sporcunun böyle bir durumu yahut size göre mağduriyeti var mı?” sorusu da cevapsız kaldı.   Hakk’tan ve Milli’den yanayım   Ülkesini suçlamaktaki amacını sorduğumda ise Kanter, kendisinin hem Hakk’tan yana olduğunu ve hem de Türk olduğunu hatta ‘Türk Milliyetçisi’ olduğunu söylerken neden Milli takımda oynamadığını çağrılmasına rağmen neden gitmediğini sorduğum da ise “Geçmişe bişey diyemem ama şu an her türlü yolla gerekli yerlere Milli Takım’da oynama arzumu Harun Erdanay dahil ilettim ve fakat yukarıdan(Erdoğan) gelen talimatla engelleniyor” dedi.   Himmet Paraları   Neredeyse her cümlesinde iftihar ve büyük bir taatla andığı Fethullah Gülen’e sadece himmet/bağış konusunda değil her şekilde emrinde olduğunu vurguladı. Bunun üzerine bu bağışlardan daha önce, şimdi yahut gelecekte özellikle Türk Basketbolu’nun gelişimi için bir hesabı olup olmadığını sorduğum da, yine etrafın müdahalesi sonrası soru cevapsız kaldı!   Basın Özgürlüğü Nerede?   Soru sormaman için sözlü ve fiziki müdahaleler olunca, itiraf etmeliyim, bayağı tedirgin oldum. Telefonum 911 acil durum düğmesine her an basmaya hazır tuttum. Birçok noktada görüntü almama engel olunurken kayıt yapmam da müşkül oldu. Sürekli ‘Basın Özgürlüğünden’ dem vuran cemaatin özellikle Amerika gibi bir ülkede böylesine tavırın anlamı hangi özgürlükle izah edilebilir?     Cemaat Ablalarından Tehditler   Oradan defolmamı söyleyen cemaat ablalarından biri hızını alamayıp tehditler savurmaya başladı.Kameramı kapatmamı fotoğraf çekmememi ve çekim yapmamamı söylerken daha da hiddetlenen abla, ‘Bunları yayınlamam halinde, beni pişman edeceğini’ söylerken etrafına emirler yağdırarak beni binadan atmalarını haykırıyordu!   Apartopar Kaşırdılar!   Konuşma yaptığı masaya yaklaşıp, gayet samimi muhabbet fırsatı da bulduğum Kanter’in cemaat üyelerinin de onayıyla toplantıdan sonra 15 dakikalık görüşme teklifime olumlu yaklaşılmasına rağmen, sorularımdan rahatsılık duyan kitle tarafından önce toplantı sonlandırıldı daha sonra Enes Kanter apartopar kaçırıldı! Daha sonraki görüşme taleplerim ise reddedildi. Son sorum ise gazeteci dostum Emre Erciş’ten apardığım, ‘Eğer Donald Trump Başkan olursa Fethullah Gülen’in iadesi gündemde, yorumunuz?’ oldu.   Sadece Amerikalılar için denilen davetiye.  

----------------------------------------------------------------

Devamını Oku

Makam-ı Hilafet Penah

 

Artık bunu da ciddi ciddi konuşmalıyız. Tartışmalıyız!   Mâlum, yine muhalefetin çapsız ithamlarında sarıldıkları en büyük dayanak “Yurtta Sulh Cihânda Sulh” teranesidir. Aslında yalanın en büyüğü, püsküllü türünden olanı Türkiye’nin ‘muhalefete ihtiyacı’ olduğu yavesidir ya! Bu da onun ‘izdüşümüdür’ yavrum.   Sormazlar mı adama Antakya için mücadele bu sulhun neresine düşer! Ordan atla, ya Boğazlar meselesi?   Hadi onları da geçtik, ya mevcut muhalefetin milliyetçi geçinen kısmının Yunan adalarına olan iştahı…   Demek ki ‘idâreyi maslahatın icâbı yapılır’ arkadaş!   Hasılı, geç bunları anam babam, geç bunları… Muhalefete falan ihtiyaç varmışmış…   AKP öyle bir sosyal hareket ki, buna ‘siyasi parti’ demek gerçekten tahfifdir, sadece seçmenin sesine kulak vermekle zaten muhalefetin yapmaya muktedir olmadığı icrâatle yolunu belirlemektedir.   Yaptığı icrâatlerin ‘hatası’, eksiği ve yahut ademi halkına duyarlılığı ile zamanla hayata geçiriliyor.   İşte tam da bu noktada mühim hususladan teâtilerin biri de ‘Hilafet Meselesidir’!   Aleyhte söylenebilecek çok ama çok söz vardır kuşkusuz. Tez vardır. Bunların tutarlı da olduğu, gerçekçi de olduğu söylenebilir. Ve fakat unutulmamalıdır ki bir fikrin her zaman savunulabilir menfi kadar müsbet tarafı da vardır. Bunda asıl ayrımı faydasını ummakta aramalıyız.   Tek tek tahlillere girerek işin olurunu yahut olmazını sıralamaktan ziyade oluşan gereksinimi görmek gerekir. Zamanın şartları içinde, hadi koy bi tarafa, kaldırılan hilafet makamının siyasilerin kendi tasarrufu olduğu gerçeğini düşünürsek bunun en iyi kıyası yine papalık makamı olabilir gerçekliği gözardı edilemez.   İlga öncesi Meclis’te yapılan tartışmalarda tek taraflı sadece hilafet aleyhine olanları dikkate almak özellikle geldiğimiz son noktada yetersiz ve hatta yersiz olduğu ortadır. Diğer taraftan hilafetin bize o zaman hatta geride dahi fayda vermediği tezlerine de katılabiliriz. Bunu en azından tartışmaya açmakla en önemli dayanağı DEAŞ üzerinden değerlendirebilemez miyiz?   Bunun tarihi kronolojisini döküp, Hilafetin ilgasından sonra çıkan Şerif Hüseyin meselelerini temcit pilavı gibi tekrarlamak. Yahut Hidistan’a uzanıp, ‘Hilafeti kaldırırken bize sorulmadı’ sığ fikirlere sarılmak, birşeyin olmazını ilâ ahir, gerek yeknesaklık gerek sonsuzluk düzleminde meseleye bir değer katmıyor.   Hele hergeçen gün artan bölgedeki gelişmeler yine en azından böyle bir mütalaaya muhtaçdır.   Çünkü, bir fikrin câri olabilmesi, tedricen şiddeti ve mukavemeti için delillerin ortaya konması anlamlıdır. Ve bu delillerin fazlalığı fikrin güçlenmesi, kavranması ve şüphesiz kabullenilip, sahiplenmesi adını çok önemlidir.   Türkiye’nin içinde bulunduğu şerait ve ahval birileri istemese de kendine böyle bir yola sürüklüyor.         @yusufserce              twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Lack of Knowledge Causes Problems

 

First weekend of new year 2016, I did an interview with in Political Science, John A. Tures from LaGrange College via email, one of the professors who writes opposed Erdogan, first elected President of Turkey by people %52 votes August 2014, in Huffingtonpost. I frankly was after reality, I walked trough the path and I tried to understand what is truly behind the scene if there is.   I do personally ignore those kind of articles which supports FETO(Terrorist Organization of Fethullah Gulen) because I know those all articles sponsored by their own FETO organization and all about nothing new but eulogies whether they are true or not. I have to admit that I did not think that would be the same on foulness.   Lie brings more lies. Just after David L. Phillips article against TIKA-Turkish Cooperation and Coordination Agency-, directly to Turkish President Erdogan and indirectly to Turkey on Huffingtonpost in December 2015, consecutively Tures got encouraged to attack Erdogan which was my impression. People say “Professor is meaning loaded up in these days professional liar”. Some effort to prove this, I guess.(That is inspired based on another Tures article May 2015 on his own LaGrange blog.)   The news are enhancing about Turkey on media all over the world especially in West, day by day. The country that there is no oil in the land, over 30 years test with PKK terrorism, still unstable growing economy... So what makes having more attention on Turkey? Just Erdogan and his power? What power we really talking about here?   I have been looking for the answers the new year first weekend of 2016 with Professor Tures.   -       I have to concede that I got surprise because most of the people who has antagonistic feelings to Turkey/Erdogan not willing to, but with high self-esteem Professor Tures got back to me.   I have directed total 24 questions to Tures and he just answered 6 of them in order and he added his personal exegesis. Also he asked me questions too.   He started with Erdogan and AKP-Justice and Development Party helm. Like many in West, he thought Erdogan and AKP would be positive force for Turkey but now it is becoming more about Erdogan and his family than what is best for Turkey, he said.   When I asked details what made him change his mind, he did not reply that question.   The other question he did not reply was about his fear of erosion of civil liberties, political rights and increasing centralization of power specifications.   His answer about mistranslated/distorted Erdogan speech on Hitler was in a temporal period.   He stated that he was in Turkey with Gulenist(FETO) and Kurds(pro and anti-HDP-People's Democratic Party). He must say that they have taken better… he added.   He got back to me, if there is anyone who is critiquing Erdogan and not in jail, he would like to know that, when I asked him if he knows anyone by name is in jail who did critique Erdogan.   My Snowden and Maning question was replied “They leaked classified material.” means that was a crime who did same crime in Turkey like Can Dundar Editor-in-Chief Cumhuriyet Turkish Newspaper(Tures was not familiar with this name anyway.) or whoever does. Because being a journalist does not give anyone right to break the law.   He did not accept his article point was “USA should do ‘smart sanction’ against Erdogan and his family or support civil society(I assume that society equal to FETO-He chooses to call Gulenist or Gulen supporters instead-, because his back in September 2015 article exerts that.)” but he did not give any clue what could be his article point other than that tender either. “But Turks should do something.” he added.   His conclusion was crucial and breaking point. He says “Why Erdogan was ruling Turkey for 12 years and for another 12 years but anyone else. There must be a limitation like in USA.” That is his supportive democracy begrip with standing question Sisi, who staged military coup to elected President Morsi in Egypt. So he meant with Turkish Constitutional Law, before October 21, 2007 referendum, president has been electing for 7 years one time only and after 2007, for 5 years maximum 2 times only. He could google and find this information easily on internet.   He was also astonishingly thinking that not everyone is able to be a political candidate for election in Turkey without any reason he exposed.   ‘Is that really how easy to judge someone whether with or without knowledge?’ May we ask.     @yusufserce          twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Fetocu John A Tures

En iyi şehadet düşmanınki olsa gerek mirim. Çünkü tutarlıdır ve besbellidir. Senin faydana olabileceğini düşünmeden doğrudan husumetini ikrar eder!

 

Son demlerini yaşayan müptezel takımında can havliyle ittifak arayışları tedhiş şiarlı bir mücadeleye ve bu uğurda piyasadaki tüm beslemeleri öne sürmeye başladı ya.

 

Şahsi menfaatleri gözlerini, milli his ve şuurlarını öylesine kör ediyor ki, dünya yansın ama yeterki bu ‘adam’ gitsin!

 

Bıraksan, farklı fikirlerinden dolayı birbirini kesecek adamlar, dert Erdoğan olunca birbirlerinin neresine denk gelse yapışıyorlar anam.

 

Ama doğrudan veya dolaylı da olsa baş tetikçi yine okyanus ötesindeki FETÖ ve elebaşı Gülen’dir ha. Çünkü bu adamın kudreti, hatrı sayılır dünya cihetindedir. Amerikan kongresinde bile ortak menfaatler gereği söz sahibi olabilmektedir. Bu ortaklığın en temel ayağı hiç şüphesiz ‘siyonizmdir’.

 

Geçtiğimiz yıl FETÖ’nün Amerika’da faal olduğu okullar üzerinde nasıl bir ‘maddi’ ilişkiler kurduğu, kongre üyelerine nasıl ‘bağış’ adı altında rüşvetler verdiği ayyuka çıkmıştı. Ve iftiharla bunların bir kaçını Milat Gazetemizde şahsi özel haberlerle duyurmuştuk. Bunların MTV gibi müzik kanalından, CNT gibi çizgi film kanalına kadar Türkiye’yi karalayan yayınlar yaptırmanın yanısıra yine Türkiye’ye özel seyahatlarla götürülen profesörlere makaleler yazdırarak hem dünya nazarında itibarsızlaştırma hem kendi çıkarlarını koruma telaşını aktarmıştık.

 

Daha önce David L. Phillips ile ilgili benzer haberimde hem Ermeni lobisi hem PKK ilişkisi ile öne çıkan birisinin nasıl FETÖ ile irtibat halinde Türkiye aleyhinde bayraklaşmış Huffingtonpost’ta makaleler neşrettiğini ve en hafif, en masum sorularımdan bile nasıl kaçtığını paylaşmıştım.

 

Bunlardan bir diğer silah/kalemşör John A. Tures ile haftasonu görüşme imkanı buldum. ‘Sözcü’ gazetesinin mal bulmuş mağribi gibi atladığı siyaset profesör Tures’in Erdoğan-Hitler benzetmeli makalesi üzerine hasbihal ettik.

 

Geçtiğimiz eylül ayında FETÖ’ye övgüler düzen ve tüm dünyanın bu mümtaz örgüte destek vermesi gerektiğini özellikle Amerikan hükümetinden talep eden Tures, kimine göre, diğerleri gibi FETÖ’den aldığı rüşvet/paranın hakkını veriyordu!

 

Uzunca bir mülakat olduğu için bir kaç cümle ile iktifa etmeyi yeğliyeceğim.

 

Mesela bu Erdoğan nefretinin nerden geldiğini sorduğumda, Prof Tures, DHA(Kelkitli yiğit Aydın-Doğan Haber Ajansı) tercümesine dayandırdığını söylediği Erdoğan’ın Hitler ilgisini eleştirdiğini ayrıca Erdoğan’ın sürekli Türkiye’nin başında olmasını ‘demokratik’ bulmadığını söyledi! Amerika’da başkanın ancak 2 defa seçilebildiğini ve doğrunun böyle olması gerektiğini ekledi.

 

 

 

 

 

Ben ise kendisine Türkiye’nin Demokrasi tarihini ve Anayasa ve yasalarını ne kadar bildiğini sordum. Zira Erdoğan’dan önce Cumhurbaşkanları bir kereliğine 7 yıllığına ve 2010 referandumundan sonra ise en fazla 2 kere 5 yıllığına seçilebildiğini maalesef bilmiyordu ve nasıl bir talimatla ön yargılı makale yazdığını ortaya koymuş oluyordu.

 

Böylelikle neyin ne olduğunu anlamak adına bir mütalaa daha çıkardık ki ancak Erdoğan ile bu ülkenin önü açıktır vesselam!

 

 

 

 

@yusufserce                  twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Yılın Sonu Ne Olsun?

      Mâlum, önümüz yılbaşı. Yahut tersten ‘okursak’ yıl sonu. Gavur buna ‘momentum’ diyor. Türk Dil Kurumu internet sayfasına baktım, fizik ilminde ‘bir cismin hareket miktarı, hızı’ diye Türkçe karşılık verilmiş.   Öyledir, bakarım. Türkçe bilmediğimden ‘paradigma, entite, konsept, ajitasyon’ gibi kelimeler yanısıra ‘tinsel, düşünsel, ilinksel, görüngü’ ve saire için de bu sözlükten yararlanıyorum cancağızım!     Asıl kullanımıyla herifler, şu gün şu saat şu dakkadan kelli ahan da şart olsun ‘böyle edecem, şöyle edecem’ kararını ifâde etmek isterler. İşte en güzel ‘momentum’ vesilesi ‘Yılbaşı’ imiş. Yılbaşı gelsin vallaha da billaha da ‘içkiye, karıya, kıza töbe’… Cigarayı bıraktım gitti ulan… 

Tabii 'birkaç günlüğüne' kilo vermeye hazırlanan mı ararsın, spora başlayan mı?   Azıcık da gavurun bu yılbaşısı nerden geliyora girersek, aslında bizim müslümanlardan daha ziyade hıristiyanların bile takvimi olmadığı ancak ilk yılın Hz. İsa’nın doğumu kabul edilerek pagan Roma takviminden devşirildiği gerçeğiyle karşılaşırız. Hatta o yıl meselesi bile tartışmalıdır ha. Milattan önce 12 diyen de var 36 diyen de!   Bu duruma belki müslümandan çok ehli sâlibin itirazı gerekmektedir! E buna bi çözüm olarak Katolik dünyası önderliğinde, Protestanı, Evangelisti, Mormonu, Yehova Şahidi ve saire alt ve yan gruplar yılbaşı, yani 1 Ocak yerine 1 hafta öncesini, 25 Aralık, Hz. İsa’nın doğumu olarak ihya ve idrak ederler. Ordokslar ise Gregorius ve Ioonnes Khrysostomos’a kadar 6 Ocak günü öngördükleri  Noeli 4. yüzyıldan sonra Katolikler gibi 25 Aralık olarak tevdi ettirmişlerdir.   Anlıyacağımız, kutlanacak olan yılbaşının doğrudan Hıristiyanlık kutlamasıyla ilgisi yoktur.   Biz 26 Aralık 1925’te geçtiğimiz miladi takvimde, 1945’te ‘Teşrini Evvel, Teşrini Sâni, Kanuni Evvel, Kanuni Sâni’ Ekim, Kasım, Aralık, Ocak yaptık ve böylece ‘Modern Batıya’ uyum sağlayıp onlarla aynı gün yılbaşımızı kutlamaya başladık ve tabiyetiyle ‘başımız göğe erdi anacığım!’.   Şuraya ilâveten son zamanlarda sosyal medyada çokca paylaşılan ‘hindi’ bahsini de açmak istiyorum. Bu hindi meselesinin de aslında doğrudan dini özelliği olmadığı gibi yok ‘Türkler hindi gibi kırmızı suratlarmış’, yok ‘Papa Türkleri hindi gibi yermiş’ safsatasına da itibar edilmemelidir. Çünkü bu aslında sadece Amerikan âdeti ve ‘şükran günü’ diye çevrilen ‘Thanksgiving’ gününün Kasımın son perşembesine tekâbul eden gündür. Ağırlıklı görüş, Amerika kıtasının keşfi ile buraya göç edenlerin ‘şükran’ duygularını göstermek için 17. Asırda ortaya çıkmıştır. Daha sora bu Kanada’ya sıçramış ve fakat orada Ekim ayının ikinci pazartesisinde idrak edilir olmuştur.   Çam ağacı konusuna girmiyorum bile…   Bizde bu ikisi, yani ‘hindi ile Noel’ nasıl biraraya gelmiş onun izahı bende hâlâ dumurdur valla!   Benim için yılın başı, sonu, ortası fark etmiyor azizim. Eğer bu işi hıristiyan kutlaması olarak bilen ve buna rağmen yapan varsa büyük bir ahmaktır.   Bu kadar gevezelikten kelli şununla iktifa edelim. İster öyle olsun, ister böyle olsun, bizim o kadar güzel değerlerimiz, geleneğimiz, göreneğimiz varken, kesinlikle ‘bizimle’ hiçbir ilgisi, ne hars, ne din, ne de ahlâken olmayan Yılbaşı kutlamasında ‘dert başkadır’ arkadaş!     @yusufserce       twitter.com/yusufserce

Devamını Oku

Çıkmaz Aslanım ÇIK MAZ

Mâlum uzmanımız, filozofumuz, bilenimiz bolcadır. Sabah akşam toplum mühendisliği yapar, indirir kaldırırlar. Kerâmeti kendinden menkul, bölgeyi gezmiş, kaç defa gitmiş ve '1000 yıllık' sorunlara bile çare bulmuşlardır!   Bunlara kalsa, Araptan cok arapca, İngilizden cok ingilizce bilirler. Oturdukları yerden, tüm dünyayı gezer de, hem de allemesi olurlar. Kendi düşen donunu bağlamaktan acizdir ama evelallah her tür mayasıla basüre deva bunlardadır ha. Bunlara  bırak, ‘fikri sabitlik’ de ‘fikri takipliktir’ zahir.   Az kalmış ‘iç savaş çıkacakmışmış!   Kibirden, ukalalıktan, burunlarının ucunu göremeyen zevat, sırf bencil duygularını tatmin için, hele yanılmamak adına bile bu terörü körükler, insanların acıları üzerine ahkâm keser ve dikkat edilirse hepsi de bir diğerini beğenmez ve ‘ayyaşlıkla’ suçlar.   Bunlarda müzmin bir maraz özelliktir ‘içki masasında’ memleket kurtarmak.   Türkiye’nin köklerinin sadece tarih anlaminda değil ve fakat her anlamda 1000 yıllık oldugunu idrak edemez, çünkü bunu bilmez. Cehli mürekkibini de marifet sayar ha! Kâh tutar Türkiye’nin çevresine ilham kaynağı oldugunu ilan eder kâh Türkiye’nin çevresi gibi ‘iç savaşa’ süreklenecegini! Bu, taban tabana zır anaforların aynı bünyede olması bu türe hastır vesselam.   Halbuki tüm muvarrihlerin müşterek ittifakı Türkiye’nin sadece rejim değiştiren 1000 yıllık ‘aynı batı Türk devleti’ olmasıdır. Civar ülke diye tanımların hepsi de nihayet imparatorluk bakiyesi, sun’i yapılardır. Ve dikkat edilirse Türkiye tarihinde ne doğuda ne Avrupa’da asla ve kat’a benzetilen hiçbir ülke gibi ‘iç savaş’ olmamış, ancak merkez hükümete karşı isyan olmuştur ve bu esnada cüz’i bir takım ‘halk catışması’(gerek Mudurnu’da yaşanan menfur olay, gerek otobüs firmalarına saldırılar ve saire… gibi) olmuşsa da temelde otorite ile mücadele şeklindedir! Dikkat edilirse, Yunan olsun Arnavut olsun, isyanlarda bile, o zaman topraklarında, devletin içinde kalan Arnavut, Rum unsurların nüfusu isyancılardan fazla olmuştur!   İmparatorluk çökmüş de olsa bunun bilincini kavrayamayanların bu ‘ucuz yorumları’ sadece, en hafif ifade ile gülünçtür.   Hasılı, ellerinizi boşa oğuşturmayın, asla ve kat’a Türkiye’de insanlar arasında ‘iç savaş’ falan çıkmaz, çıkartılamaz, ÇIKARTAMAZSINIZ!   He, terör için taşeron çok bulunur, memleketin ‘puştu’ haini az değildir zira. Ama bu ic savaş için yetmez!   Kemal Tahir’in deyimiyle ‘hürdür’ bu toprağın insanı. “Çünkü, açıktan açığa başkaldırıp birleşip, bir amaca yönelerek çarpışa çarpışa elde edilmiş, yasaları kitaplarda yazılı hürlüklere  benzemez. Iran azerisi neden isyan etmez!”   Daha evvel yazdım. Dış miraklar isterse, her türlü fenalığı yaptırmaya maalesef muktedir oldukları gibi en olmaz düşmanı aynı yatağa da sokar! Buna en güzel örnek İran’dır. Yarıya yakın nüfus Azerbaycan Türküdür ama hiç ‘özgürlük,mözgürlü’' martavalı okunmaz!   O ellerini oğuşturan taşoranlara kötü haberim var. O iplerini ellerinde tutanlar başka hesap içinde bu ara. Bölge dengeleri Türkiye lehine gelişmekte, Rusya’nın doğrudan ‘göstere göstere’ Suriye’de rol alması Türkiye’nin elini güçlenmektedir. Bu bize, zaten karar verilmiş olan PKK’nın, özellikle ‘Kandil’den tasfiyesinin’ gerçekleştirileceğini gösteriyor.   PKK’nın son zamanlarda çaresiz saldırılarının anlamı ve aynı zamanda ‘Ateşkes’ safsatası için ağlaması da bundandır. Bu yüzden, yol yakınken aklınızı başınıza alın, sırtınızı dayayacağınız örgütü Devletin şefkat örgüsüne bırakın!   Son pişmanlık fayda vermez.         @yusufserce                twitter.com/yusufserce http://www.milatgazetesi.com/yazarlar.asp?yid=159

Devamını Oku

Başarı Öyküsü Abdulhamit Gül

Nizip’in Gülü….   Hasetleri, bölücüleri, çeteleri, haydutları kendi karanlığınızda bırakıp, biz güzelliklerden bahsedelim bugün.   Türkiye’nin geleceği, umudu adına. Tepeden inmeler, atamalar, şu bu konuşulurken, özellikle gençler adına ‘enstantene’, şevklendiren ‘rol model’, başarı hikâyesi paylaşalım!   Öyle ya, Cumhuriyetin, Demokrasinin anlamı, ‘fazileti’, amacı bu değil miydi!   Geçtiğimiz Cumartesi günü 5. Olağan kongresini yapan Adalet ve Kalkınma Partisi, 31 yeni Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesiyle yoluna devam etme yönünde seçim yaptı. Tabii muhalefet, ama yani tam anlamıyla muhalefet, bu konuda da doğrudan Erdoğan’a yüklenmeyi ihmal etmedi!   Zaten bunların ellerinde bir ezber kâğıdı vardır. Sonu ‘…. suçlu, sorumlu, kabahâtli Erdoğan’dır’ yazar. Başına, duruma, zamana, olaya göre bişeyler çiziktirirler! Nitekim Kâbe’de meydana gelen üzücü vinç kazasını bile ona hamletmediler mi?   Muhalefetin, her anlamdan kasıt, başka partilerde aşikâr olan parti içi muhalefetin ısrarla AKP’de de var olduğunu kabul ettirerek demokratik yollarla baş edemedikleri AKP’yi bu kışkırtmalarla alt edebilmek, en azından hasar vermek, yıpratmak amaçlı ‘siyasi wanking’ yapıyorlar!   El hak, AKP içinde de herkes topyekün aynı görüşte değildir canım. Bu, insanın tabiyatına aykırıdır zaten. Hatta ‘doğal’ lider Erdoğan’la bile aynı fikirde olmayanlar mevcuttur. Buna sebep, son MKYK seçimini Erdoğan’ın tertip ettiğini ve ‘muhaliflerin’ tırpanlandığını öne sürüyorlar.   Êllerinde en kuvvetli tuttukları Abdullah Gül ve Bülent Arınç kozu, her ikisinin de bu tür ‘ayak oyunlarına’ prim vermemesi neticesi ellerinde patlıyor ama hâlâ kaşımakta ısrarlılar.   Beyhûde çaba, ama tiynetleri bu, müflisin elinden başkası da gelmez! Sağa sola çamur atmak ve saldırmaktan başka elde bir sermaye kalmamıştır zira.   Erdoğan listelere müdahale etse ne olur, bire bir kendi belirlese kaç yazar! İyi ya, senin elin güçlenir 1 Kasım’da iddia ettiğin tepkiyi halk sandıkta verir!   Aslında kongreyle ilgili benim yazmak istediğim yazının başlığında olduğu gibi, daha insani daha ortak bir duyguyu paylaşmak. Eminim bu hissi hem tüm hemşehrilerim, hem de başka bölge insanı kendi recûlu için, üstelik her partiden paylaşıyordur.   Bizim için de hoş ve gurur veren taraf, bir hemşehrimizin ülkenin yönetiminde sözsahibi olacak makama gelmiş olmasıdır. Çocukluğumuzun beraber geçtiği, beraber büyüyüp yetiştiğimiz birinin, yani yüzde yüz yerli, yüzde yüz halktan, yüzde yüz bizden birinin oralarda görmenin bahtiyarlığıdır.   İşte o isim olan ‘Abdulhamit Gül’, şimdi Güneydoğu’nun Gaziantep’e bağlı bir ilçesi olan Nizip’ten çıkıp, Türkiye’nin 13 yıldır birinci partisinin son MKYK’sına girerek şu an ülkenin idaresinde yer almıştır.   Babaları sâde bir imam, 6 çocuklu ailenin 1977’de son ferdi olan Abdulhamit Gül’ün, camii müştemilatından yaşama tutunma adına yaşadıklarını hepimiz tahmin ederiz.   İki cümle özeti, ilçesinde İmam Hatip lisesini bitirdikten sonra, zamanın haksız, adaletsiz ‘katsayı’ uygulamasını da başarıyla atlatıp Ankara Hukuk Fakültesine girer ve Avukat olarak 20001’de mezun olur. Refah Partisinde afiş asmaktan tutun türlü faaliyetlerde en önde yer alan bu genç, zamanla azim, gayret ve yüksünmeksizin daha 40’ına varmadan şu anki görevi MKYK üyeliğine kadar yükselir.   Gençlerimize mükemmel bir örnek teşkik eden, memleketimizin medâr-ı iftiharı olan bu sevinç de çokgörülmez herhalde!   Kendisine canı gönülden tebriklerimi sunarken başarısına da yürekten inanarak memleket ve millete hayırlı hizmetlerde muvaffakiyetlerini niyaz ederim.       @yusufserce           twitter.com/yusufserce http://www.milatgazetesi.com/yazarlar.asp?yid=159

Devamını Oku