Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

Koltuğum olmadan asla!

Muhtemelen 1 çoğu kendinde “lider” potansiyeli sezen, belli 1 kitlesi olduğunu, o kitleyi yönetebileceğini ve Türkiye siyasetini/politikasınıdizayn edebileceğini,hazıra konabileceğini, toplumun 1 terazisinin, 1 düşüncesinin olmadığını varsayan şahıslar.

Başlığı okur okumaz kimlerden bahsettiğimi anladınız. Evet, ONLAR!

Ve “tarih çöplüğü” onlarla dolu...

Kendilerine “rakip” olarak gördükleri kişi ise Erdoğan! Erdoğan'a rakip çıkmaz mı, çıkamaz mı yani? Elbette çıkar, çıkmalıdır da! Çıkmak zorundadır, çünkü 20-50 yıl sonrasını beklemek için vaktimiz de takatimiz de yoktur. Lakin “lider” dediğimiz çayırda çimende yetişmiyor, ucuzluk marketlerinde satılmıyor, siparişle olanların Türkiye'ye maliyeti de malum.

Hanginize dert oluyor, Türkiye'nin halletmeye hevesli olduğu meseleleri, koskoca İslam âlemi, coğrafyamızdaki zulümler ve elbette insanlığın temel problemi sömürge sistemi ve çifte standartlar, çelişkilerle dolu “Batı medeniyeti”, hanginizi şuurlu sorumluluk sahibi inisiyatif alabilen insanlara dönüştürüyor, kaçınızın gündeminde? Hizmet etmek için iktidar olmayı mı bekliyorsunuz? Mesela sündürülen anayasa çalışması, sistem tartışması, iftiraların itiraflarla ortaya çıkması, FETÖ ile mücadelevb. meselelere dâhil olmayı düşünmüyor musunuz?

Kaçınız, herhangi 1 mevkii makam derdine düşmeden gidip, Türkiye'nin, bu toprakların idealini, hoşgörüsünü, tarihini, birikimlerini, kültürel zenginliklerini, Anadolu'yu, İslam'ı, İslam'ın kutlu peygamberinin mesajını, hatta Müslümanların eksiklerini hatalarını, karşılıklı önyargıları, yaşatılan zulmü, haksızlıkları, mümkün olanları, çareleri yorulmadan bıkmadan anlatmak zahmetinde bulundunuz? Kaçınız, gözümüzün önünde yaşanan katliamları, kavimler göçünü, Ortadoğu'nun Afrika'nın başına musallat edilen sözde “İslami” terör örgütlerini, onları besleyen odakların maksatlarını, darbeleri, darbelere maruz kalan halkları, Avrupa'nın Amerika'nın Uzakdoğu'nun, Afrika'nın akademisine, düşünce kuruluşlarına, sanat dünyasına, medyasına, iş adamlarına en önemlisi halklarına anlattınız? Sizi dinlemeyebilirler! Dinlemeyecekler de... Ancak BM kürsüsünde “boş sandalyelere” söylenen o söz, Mısır'da darbe olduğunda da söylenen “Dünya 5'ten Büyüktür” sözünü medya siyaset akademi korkmadan sırtlansaydınız, halklarda yarattığı saman alevi etkiyi yangına çevirebilir ve bu halka gelecek için alternatif olabilirdiniz. Ama siz komplekslisiniz, korkaksınız! Ağzınızdan dökülecek herhangi 1 olumlu söz “Erdoğan'ın hesabına yazılır” diye ödünüz patlıyor. Hatta o sözden en çok siz korktunuz!

Dünyayı geçtim, “muhalif” sanatçı gazeteci siyasetçi akademisyen… Kişisel ihtiraslarıyla yurtdışında/içinde Türkiye'nin aleyhine yaptığı çalışmalar,imkân bulduğu her platformu ayağımıza çelme takmak için fırsata çevirdi. Türkiye'nin topallamasından nasıl 1 fayda sağlıyorsunuz? Türkiye devrilince size ne olacağını sanıyorsunuz? Derdiniz Türkiye değil, şahsi ikbaliniz ve belirli aralıklarla Türkiye'ye jandarmalık yapan Batılı dostlarınızın çıkarı.

Lider dertli olur! Lider, lafı eğip bükmez, kapı arkasında işini görmez, kumpaslara, darbe planlarına, ihanet çetelerine dâhil olmaz, bu cerahattenbeslenmez medet ummaz! Lider, çirkin kumpaslarla koltuk kapmaca oynamaz! Lider, “yalnız” kalacağını bilse de hakkın doğrunun peşinden gider, zulme rıza göstermez. Lider öncelik gözetir. Lider, sırtını vahşi faşist terör örgütlerine değil, milletine yaslar, gücünü silahtan değil, haklı davasından ve halkından alır. Liderlik, biraz da “yalnızlıktır” ve yalnızlığı göze alarak meydan okumaktır! Toplumun taleplerine kulak veren, samimi, gelecek perspektifi çizen, geleceği düşündüren, tasarlayan, umut verendir. Lider görev verilsin, koltuk verilsin diye beklemez. Bu noktada yaptıkları en büyük hata ortak aklı, toplum hissiyatını yok sayarak girişimlerde bulunarak, karanlık ittifaklarla yapılan ortaklıktan başarı beklemek.

Eğer kendinize edindiğiniz “dert” küçük hayallerinizi gerçekleştireceğiniz “verilsin” diye beklediğiniz görev ve verilmediğinde mızıkçılık yapmak ise, memleket sizin meseleniz değil ise sizden “lider” değil “memur” olur.

Eğer edindiğiniz “dert” sahte laiklik ve özgürlük çığlıklarıyla süslediğiniz faşist ideolojik paravanın ardında terör örgütlerine, “gazeteci” diye yutturmaya çalıştığınız ajanlara yardım ve yataklık yaparak, iftiralarla meşru 1 lideri yargılatmaya çalışarak koltuk kapmak yahut tabanına vereceği hiç 1 şeyi olmayınca aylarca “poster davası” ile tabanını uyutan, Erdoğan nefreti ile “uyanık” tutmaya çalışan sizden “lider” değil “kukla” olur!

Erdoğan'dan o “koltuğu” kapmak isteyene müthiş “fırsatlarla, sorunlarla ve çarelerle” dolu 1 ülke Türkiye, tabi azami ilke, ahlak, samimiyet ve cesaret sahibi olanlara!

Twitter: @yildirimyasemin
Mail: yldrmysmn@gmail.com

Devamını Oku

Değerli yalnızlığımız...

1 yanda “Batı ne der?” endişesi, diğer yanda “pahada hafif yükte ağır” kesimin artık sıfatlandırmakta zorlandığımız düşmanca tutumu Türkiye'nin demokrasi ve hukukunu işletmesinin, kendini, kurumlarını, sınırlarını, toplumunu savunmasının, güvenliğini ve adaleti sağlamasının önünde en büyük engel. Demokrasinin sürdürülebilir ve güvenilir olmasının önünü tıkayan kesimin nihai hedefinin bu olduğu açık. Bu tıkanmayla beraber beklentileri, ekonomik/siyasi istikrar, huzur, iç ve dış politika, yatırımlar, projeler, uluslararası ilişkiler, etki alanı, saygınlığı vs. sekteye uğraması yahut yok olması.Türkiye'yi, rağbet gördükleri uluslararası tüm kanallarlasıkıştırarak, bütün kötülüklerin anası gibi göstermek, toplumun sağduyusunu kaybederek infilak etmesini sağlamak.Silsile ile de ne anayasa ne demokratikleşme ne de sistem değişikliği konuşulabilir.Tüm bunları yaparken başlarına 1 şey gelmeyeceğinin “garantisi” ve hazzı ile daha pervasız ve cüretkâr davranarak sonun başlangıcını hazırlayacak/hızlandıracak olan en sağlam eşiğimiz“psikolojik istikrarı” hedef alıyorlar.Tabi 1 yandan da FETÖ militanlarının “ya darbe ya koalisyon” çığlıkları kaçmasın gözden. Hep tetikte hep uyanık olalım. “Uyanık” kalacağız derken de dostça yapılan eleştirileri kulak ardı ederek kırıp dökerek, ötekileştirerek, uzaklaştırarak akıl bulanıklığı yaşamayalım.
Başkentinde ve büyük şehirlerinde bombalar patlayan, güney/doğu sınırı tehdit edilen ve bu eylemlerine içerden destek bulan, korunmaya alınan terör örgütlerine karşı meşru müdafaasını yapan Türkiye, “Sivil Terör Kuruluşu”na dönüşen dernek, vakıf, üniversite, siyasi partiler, medya vb.ne karşı eli kolu bağlı! Hukukun işletil(e)mediği 1 ortamda toplum, kötülükten beslenen, odak noktası “yalan ve iftira” olan kesime daha ne kadar tahammülle direnç gösterebilir?“Pahada hafif yükte ağır” insan topluluğuna hukuken cevapsız kaldığımızda idarecilerine güvenen toplumun omuzlarına her defasında daha ağır yükler biniyor.
Türkiye'nin karşısındaki en büyük düşman, yalan ve gerçeği küçümseme!
Yalanı üreten odaklara duyulan öfke, çalışmayan hukuka ve yalanın ve adaletin peşine düşmeyen idarecilere, siyasilere,medyaya yönelirse... Yalanlarla başa çıkabilmenin yolu 3-5 sosyal medya hesabının, 1-2 tv programının gayreti mi? Bu gayrete yaslanarak devam edebilir miyiz?Ya gerçeği örten merkezlerin üstüne basa basa, onları görmeden duymadan, orada oyalanmadanönümüze bakacağız, yâda görmezden gelemiyorsakyalanı çürüterek, üretenlerle hesap görüp, kararlılıkla adaleti sağlayıp gideceğiz. Her fırsatta imza toplayan, değer vermediği halde ağaç böcek diye mızıldayan değersiz insan güruhunudile dolamak, onları görmek ne kadar akılcı? Bu onları güçlendirmekten başka 1 işe yaramıyor eğer görmezden gelemiyorsak!
Gündemi an-a kilitleme çabası, geleceğe bakmamızı, üretmemizi, düşlediğimiz özgürlüğü baltalıyor.100 yıllık meselelerini 14 yıl gibi kısa 1 zaman zarfında cesurca tartıştırarak, her meşru platformda demokratik yollarla toplumla beraber çözüm aramaya/denemeye, devletin geçmişteki hatalarıyla yüzleşen yeni devlet anlayışını kurumların ve toplumun her kademesinde hayata geçirmeye, geçmişinden koparan, ayak bağı olan kurgu ideolojiden kurtulmuş, hafızasını tazelemiş, kimliğini oluşturmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmaya niyet etmiş Türkiye önüne çıkan/çıkarılan engelleri küçümsenmesin! Amaçları Türkiye'yi yavaşlatmak, durdurmak, Türkiye için “kara delik” diyebileceğimiz teröre hapsetmek, bölgesel hafızayı yeniden silmek, aynı zamanda da öfkenin patlamasını sağlayarak Ortadoğu'dakine benzer iç savaşa sürüklemek.
Türkiye, giriştiği yolda ilerlemekhedefine bakmak, önünü görmek ve gelecek planlamak için yüklerinden acilen kurtulmalı. Yükü ya omuzlarından atıp ayaklarının altına alacak, ya yükleriyle boğuşarak zaman, insan, emek kaybedecek! Eskilerin de dediği gibi “ya devlet başa ya kuzgun leşe”
Hal böyleyken, terörle ehlileştiremedikleri Türkiye'yi, Suriye'nin içine, yarattıkları terörün kaynağına çekerek terbiye etmek istiyorlar. Türkiye'yi yönetenlerin ferasetini zorluyorlar. Terör örgütlerini sınıra yaklaştırmayarak savunmada mı kalmalı, yoksa “yalnız” olduğumuzu unutmayarak“sırtımızı Allah'a yaslayarak”,“terbiye öyle değil böyle edilir” diyerek içeri girmeli mi? 2 seçenekte de tarihi sorumluluk büyük. Türkiye yalnızdır, ama yalnız bırakamayacağı milyonlarca mazlumun sorumluluğu da üzerinde olan 1 merhamet yurdudur!Türkiye'nin çıkarı neyi gerektiriyorsa o yapılacaktır.Ancak şunu unutmamakta fayda var, “müttefikimizdir” deyip siyasi ahlakı çökmüş Batı'ya ve kurumlarına, Batı'nın marabası olmuş Müslüman ülkelere güvenerek yola koyulmayalım.Küçümsediğimiz büyük gerçek; 3 milyon değil, 3 bin mülteciyi alan 1 Batılı ülke olsaydı, sınırında/uzağında ülkeleri maddi/manevi sömürüyordu, Nobel'i kapmış, dokunulmazlık almıştı! Eğer yapabiliyorsak, diplomasi kabiliyetimiz ve şartlar el veriyorsa, bölgenin geleceği ve istikrarı için Türkiye'ye olan mecburiyeti somutlaştıralım.
@yildirimyasemin

Devamını Oku

Bülent Arınç’a diyecek sözüm yok...

Bülent Arınç’a diyecek sözüm yok, kopan kıyamette sinek vızıltısı

 1 yanda Suriye-Irak sınırı terör örgütlerince ablukaya alınmış, kıyamet yaşanıyor,

 İçerde, “öz yönetim” diyerek bölgeyi köstebek yuvasına çeviren, yüzbinlerce Kürt’ün göçüne, canına kast eden, hastane, okul, cami, ev, otobüs, lojman, ambulans bombalayan, sivil katleden vahşet üreten terör örgütü Pkk ile “ilk kez” ve son derece haklı ve hukuka uygun 1 mücadele yürüten,

Yaklaşık 3 milyon mülteciye kucak açmış, tek başına çareler üretmeye ve dünyanın ilgisini bu insanlara çevirmeye çalışan, hatta Peru da bile mültecileri anlatan!

Rusya, İran, Suriye, Batı ve Işid, Pkk, Pyd gibi terör örgütlerine destek sağlayan ülkelerin sinsi tuzaklarıyla oluşan güvenlik açığını, açıktan doğan hasarı onarma gayretinde olan,

Yine içerde “Fethullah Gülen Terör Örgütü” ile hukuk çerçevesinde mücadele eden ve aynı örgütün beslediği “medya, muhalefet, akademi” ve bu 3 ayağın desteklediği tüm girişimlere, ülkenin can damarlarına kast etmelerine rağmen onurunu, demokrasisini, ekonomisini, adalet anlayışını, güvenirliğini özgürlüğünü ve en önemlisi sağduyusunu koruyan Türkiye var, karşısında da düşman kuvvet gibi duran muhalefet!

 Türkiye bu tarihi yaşar ve yazarken, muhalefetin davranışlarını özellikle not düşüyor.

Türkiye’ye ve milletin aleyhine çalışmanın, düşmanlarıyla düşüp kalkmanın, toplumu kutuplaştırmanın, kavga ettirmenin, küçük düşürmenin, zehirlemenin, şiddete ve teröre arka çıkmanın “siyasi” bedelini şimdilik sadece sandıkta ödüyorlar.

 Bu artık siyasi mücadele olmaktan çıktı. Siyasi mücadele, hukuk ve demokrasi çerçevesinde maksimum nezaketle ve ahlaki ölçülerde, halkta da karşılığı olan meşru zeminde ve meşruluğunu yitirmeden güven ve saygı uyandırarak yapılır.

Bu tam anlamıyla “beka” mücadelesidir. Milletin varlığına karşı “onların” varlık mücadelesi.

Gelecek planlanıyor, herkes 1 ucundan el veriyor ama “onlar” ne anayasa ne sistem tartışmalarında, ne demokratikleşme süreçlerinde bu planlara dâhil olmuyor yer almıyorlar. Olsalar dahi “yaptırmamak, engel olmak” üzere boy gösteriyorlar.

Türkiye 100 yıllık sorunlarıyla toplumu da buna hazırlayarak tarihiyle yüzleşmeye, bu yüzleşmenin getirdiği sistemdeki değişiklikleri yapmaya ve toplumsal/sosyal dönüşümü sağlamaya, yara alan “devlet/toplum” ilişkisini onarmaya, özgün ve evrensel değerleri harmanlayarak bu değişim sürecinde hafızasını tazelemeye, içerde ve dışarda yeni devlet anlayışını inşa etmeye ve bu perspektifle çehresini kurumlarını değiştirmeye, geçmişiyle kopardığı tarihi/maddi/manevi bağı yeniden kurmaya, sistemdeki arazlardan arınmaya,  ekonomisini ayakta tutmaya, çalışırken “Türkiye Işid’e destek oluyor” vb komplike yalanlarla ispatsız delilsiz pis, ahlaki dayanağı olmayan karanlık güvenilmez 1 siyasi program uyguluyorlar.

Tabanlarına “Chp’ye yada Hdp’ye güveniyor ve size 1 gelecek sunduğuna inanıyor musunuz?” diye sorsak, sonuç oy oranları kadar yüksek çıkar mı acaba?

 Toplumu/siyasi tercihin sebeplerini/gelecek tasavvurunu/bölgesel dengeleri ve talepleri okuyamamanın cezasını, iradesini Erdoğan’dan yana kullanan topluma kesiyorlar. Herhangi 1 mesuliyet almaksızın aklın zorlandığı çirkin ithamlarda bulunmanın neresi muhalefet? Pkk’nın terör eylemlerine açık destek verip “barış, demokrasi, özgürlük” diyerek, ancak kendileri gibi düşük ahlaklı, düşük zekâlı,  küçük 1 kesimi toplayabildiler yanlarında.

 “Hiç iyi 1 şey yapmıyorlar mı?” yapıyorlar! Bunca pespayeliğin arasında tek “güzel” şey halkın özgür iradesiyle seçtiği Erdoğan’a mütemadiyen yeniliyor olmanın öfkesine kapılarak gerçek yüzlerini artık saklayamamaları. Erdoğan’dan 1 nefret ediyorlarsa O’nu seçen halktan 10 nefret ediyorlar.

 Ey Kürt Gençliği! Onlar Hendek değil Mezar!

Meydanlarda bedenlerinizi yakmak için çağrılar yapan, ölümünüz üzerinden siyaset üreten, ellerinizle kendi mezarınızı kazdıran, kanınızı içen namert, kural tanımaz, yaşam hakkını savunur gibi görünen, kendi geleceğini senin ölümün üzerinden Kandil’den kurgulayan “neden daha fazla ölmüyorsunuz” diye sitemde bulunan cellatları daha ne kadar taşıyacaksın sırtında? Yalanlarla kışkırtıldığın Kobani’nin hesabını sormayacak mısın?

İmralı görüşmelerinin yayınlandığı kitapta “Kobani’yi MİT kurtardı” diyen Öcalan’ın bu sözünü, o gün adadan dönen Hdp heyetinden duyduk mu? Hayır! Kobani yalanı üzerinden yüzlerce Kürt’ün kanına girdiler.

İç savaşla tehdit eden, Türkiye’ye “sırtımızı Pkk’ya dayadık” diyerek meydan okuyan Hdp’li provokatör milletvekilleri hakkında, bu konuda zaman zaman fikrim değişse de artık hukuk işlesin kanısındayım.  10 tane zibidiye “mağduriyet” kartı vermekten çekinip mağdur olmayı haketmiyoruz. En fazla da Kürtler mağdur oluyor. Bu zulme daha fazla boyun eğmemeli Türkiye.

Yani, Selahattin Demirtaş’ın evinin/otelinin önünde, Diclekent yada Kayapınar’da kazılmayan mezarlar neden senin mahallende senin elinle kazılıyor?

“Siyaseti, elime tutuşturduğunuz silahla bombayla kazmayla yapacaktınız madem, mecliste ne işiniz var?” diye sor.

Türkiye, Ermeni’nin Çerkez’in, Süryani’nin Arap’ın olduğu kadar senin de öz yurdundur. Türkiye, dini dili ırkı fark etmeksizin tüm mazlumların, irfan sahiplerinin, adalet isteyenlerin ve adalete, insana, geleceğe inananların, zalime direnenlerin ve gerçek devrimcilerin ülkesidir!

 Bülent Arınç’a diyecek 1 sözüm yok. Bunca büyük belanın, kopan kıyametin arasında, kulak tırmalayan sinek vızıltısı. Değmez.

 

Twitter: @yildirimyasemin

 


Devamını Oku

Yalan Alıp Yalan Satan “Kutsal İttifak” ve Batı

Türkiye'nin en önemli problemi doğrularını doğru kanallarla satamıyor yahut doğru kanallara ulaşma konusunda kurumsal zafiyet içinde. Bu kusur herkesin payına eşit şekilde düşüyor elbette, başta hükümet ve hükümeti destekleyen medyanın en önemli eksiği bu doğruları pazarlayamıyor olması, sivil toplum oluşumunda da zayıf kalması baş sebeplerden. Evet, Ak Parti için “vatandaşının gasp edilmiş haklarını korumak/iade etmek amacıyla örgütlenmiş olan Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütü” denilebilir fakat lobi faaliyeti yürütmekte bu gücünü kullanamıyor. Medya şüphesiz en önemli etken ancak gerekli potansiyeli ortaya koyamadığını ve yeterli etki alanı oluşturamadığını görüyoruz. Batı için hazırlanan yayınlar, yalan ittifakının yayınları kadar satmıyor, yanına Türkiye’nin yurtdışı temsilciliklerinin de başarısızlığını eklemek lazım.

Yalanın müşterisi hazır fakat doğrunun müşterisi yok, hele mevzubahis Türkiye ise.

Türkiye’nin doğrularının, önerilerinin ve araya Batılı ve “batılı” katmadan yürüttüğü tamamen bize has Çözüm Süreci’nin yanında diğer yerli demokratikleşme adımlarının Batı tarafından satın alınmıyor ve görülmüyor olmasının sebebi yalana meyilli olmalarından ziyade, Türkiye gibi önemli, köklü 1 devlet geçmişi olan ve büyük 1 ülkenin artık onların süreceği 1 tarla olmaması, yalana olan eğilimi güçlendiriyor. En önemli etken ise Çözüm Süreci ile birlikte gelişen ekonomik dalganın boyutu.

Yalan ve iftira koalisyonunun cümlesi az, ama alıcısı çok.

Türkiye’nin ise cümleleri çok ama alıcısı az.

Hatta öyle haklı öyle güçlü cümleler ki bunlar, ikiyüzlü Batı demokrasisini, diplomasisini, örgütlerini ve söylemlerini yaya bırakacak nitelikte… Türkiye hem insani açıdan, hem de ekonomiyi ve siyasete müdahaleleri yönlendiren birliklere, dünyanın yeraltı/üstü kaynaklarının adil paylaşımı hususunda her seferinde manifesto niteliğinde tekliflerde bulunuyor. Solcuların, Müslüman söyleyince yüzüne bakmadıkları  “başka 1 dünya mümkün” söylemini haykırıyor.

Yalan ittifakının hedefi, ülkelerin “yolcu” olan güç odakları ise Türkiye ve Türkiye’nin yanında olanların hedefi “hancı” olan dünya halkları olmalı.

Bu anlamda sosyal medya daha etkin kullanılabilir belki ve belki halkların dâhil olmasını sağlayacak projeler üretip girişimlerde bulunulabilir.

Yalan ittifakının pazarlama gücü Türkiye içinde de yüksek. Bu ittifak etrafında toplanan azınlıkta olan sivil 1 “müşteri” kitlesi var ve bu kitle başka 1 düşünceye, öneriye zinhar kapalı ve hükümet her ne yaparsa yapsın satın almayacak türden. Bu ideolojik kitlenin ilgisini çekebilecek 1 şey icat edilebilir mi emin değilim.

Asıl meseleye gelelim…

17 Aralık “algı operasyonu” darbeye dönüşebilirdi.

Algı operasyonu, diyorum çünkü paralel devlet yapılanmasının “basın mensuplarının” süreç esnasındaki söylemleri aynen şöyleydi;  

Tuncay Opçin; Erdoğan’la birlikte hareket eden tüm yapılar, buna cemaatler ve tarikatlar da dâhil hepsi tasfiye edilecek. 

Tuncay Opçin; Bu soruşturmada algı, adli sonuçtan önemli Erdoğan’ın unuttuğu nokta bu. Kimse mahkemenin sonucunu hatırlamaz!

Roni Margulies;  Herhalde “hoşgörü ve diyalog” aşkına, Erdoğan’ı idam sehpasına yürürken izlemek için can attığı twiti de arşivde duruyor. Zira 2 seçim geçirdik bu arada ve seçime dair basın yoluyla yapılan tezviratlar dün gibi hatırımızda.

Diğer malum hesapların pervasız tehditleri, başörtülü gazetecilere edilen iftiralar, ev adreslerinin alenen yayınlanarak açıkça hedef gösterilmesi, hakaretler, tehditler… Bunların hepsi cemaatin “basın mensupları” tarafından gözümüzün önünde yapıldı. Darbe ve Ergenekon dava süreçlerinin tecavüze uğradığı, dinlemeler, tape bombardımanı, gizli toplantıların ifşası, montajlar, MİT tırlarının durdurulması, binlerce yalan haber, Dink davasının yeni bilgileri, Tahşiye operasyonunda bariz delil üretme… Bunların hepsini doyumsuz 1 iştahla servis eden cemaat medyası ve bağlıları kimi kandırıyorsunuz?

Bu tarihte yaşadığımız kâbus, cemaat medyasının yürüttüğü “algı operasyonu” ile darbeye dönüştürülmek istendi, evet tıpkı 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 gibi.

Hatırlayalım; Hükümetleri deviren medya ve işbirlikçileri darbeden önce ve sonra ne yaptıysa cemaat medyası ve işbirlikçileri de 17 Aralık darbe girişimi sürecini üstlendi ve yönetti.

Hâlihazırda cemaatin yayın organlarında askeri darbe talepleri dillendiriliyor.

Ve muhalefetten 1 kimse de çıkıp Allah rızası için buna itiraz etmiyor.

Muhalefetin bunca özgür propaganda ve politika imkânına sahipken şer odaklarıyla ittifak etmesindeki ana etken Türkiye’ye ve halkına söyleyecek sözlerinin, projelerinin olmaması mı? Yalanlarınız ideolojik olarak “müşteri” bulabilir ancak kaos ve istikrarsızlık teklifinizi mevcut “müşterileriniz” bile satın almıyor. Esnaf ağzıyla “kuru ama gürültülü kalabalık.”

Muhalefet tabanına 1 şey ifade eder mi emin değilim ama… “Siyaset” en nefret ettiğiniz dil Arapça’dan geliyor, anlamı; At eğitimi!

Geçmiş, bugün, gelecek adına açık 1 tarih okuması, geleceğe dair siyaset, demokrasi ve ekonomi tekliflerinin yapıldığı 3 kitap,

(Ahmet Aslan, @Lawrite                   *Kürtler Sofrası),

(Bayram Zilan, @bayramzilan           *Yeni Türkiye Üzerine Tezler),

(Cemil Ertem, @cemilertem              *Yatağını Bulan Nehir)


 

@yildirimyasemin


Devamını Oku

Barışa Bak!

4 Kasım 2014 İstanbul.

 

Barışa Bak ilk basın toplantısıyla vira bismillah diyerek başladı.

Öncelikle Barışa Bak organizasyonunu sürecin gidişatını dert edinerek başlatan Cengiz Alğan’a ve “amasız” destek veren tüm imzacılara, çağrıcılara ve elini taşın altına koymaktan çekinmeyen herkesi bu riskli, zor tarafta konumlandıkları için teşekkür ediyorum.

Barışa Bak kampanyasının öncelikli amacı bildiride de yazdığı gibi, “Büyük barışımızı kurmak için “muhtaç olduğumuz kudret” kadim Anadolu topraklarının geleneklerinde mevcut.” 23 aylık “lüks” içinde geçen süreyi 1 avuç kifayetsizin dikkat dağıtma çabalarına teslim olmayarak yeniden “hedefe kilitlenmek” ve yegâne istikamet Çözüm Süreci’ne, Büyük Kardeşlik Projesi’ne odaklanmak.

 

 Toplantıdan alıntılayarak, konuşmacıların cümlelerinden aktarmak istiyorum;

 

 Atilla Yayla;       Çözüm Süreci tarafların kapris korku ve ideolojilerine teslim edilemez. Çözüm Süreci tek hedef tek ideoloji olmalıdır. Türkiye çatışmadan yoruldu ve ilk defa bunu sona erdirme fırsatı yakaladı. Türk ve Kürt tarafına büyük sorumluluk düşüyor. Bu yüzden Barışa Bak organizasyonu için 1 araya gelenler bu sürecin asıl sahibinin toplum olduğu, her tarafın aklını başına alıp Çözüm süreci yolunda hareket etmesini istiyor. Bu özgürlük ve adaletin ön şartıdır. Büyük 1 toplum desteğine sahibiz, bu bizim en önemli güvencemizdir.

 

İlhami Işık;         Zor 1 dönemden geçiyoruz ve yaşadığımız zorluğu tarif edecek kelime bulamıyorum. 30 yıldır yaşadıklarımızı aşan 1 durum. 30 yıldır “resmi rakamlarla” 70 bin insan öldü ve milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı.  Çatışma bizim dışımızda olan 1 şey artık. 1 insan için yaşama kaygısından daha önemli 1 mesele olduğunu düşünmüyorum.  Özellikle bölgede yerleşen “yaşama kaygısı”  ve bu kaygıyı yerleştirenler ne yazık ki ısrarlılar. Bu ateşi sürekli körüklüyorlar. Çözüm Süreci hesap kitap işidir bu anlaşılabilir fakat “barış” hesap kitap kaldırmaz. Bu süreci ve barışı küçümseyenlere Barışa Bak demeye geldim.  Sıkıysa durdursunlar bizi!

Haşmet Babaoğlu;          Barışı savunmak ve çaba gösteriyor olmak zor durumda olduğumuzu gösteriyor. Barışa Bak platformu siyasetçileri 2 şekilde utanmaya sevk edebilir. 1. Siyaset geçmişi unutmayı, unutturmayı tercih ediyor. Geçmişten mahcup olmalıyız. 2. Çözüm Süreci’ni destekleyen barış isteyenler karşı olan politikacıları grupları utandırmalılar. Barış mutlaka gelecek, göz göre göre aynı acıları yaşayamayız. Yakın gelecekte siyasetin 1 bölümü hiç utanmadan Çözüm Süreci’ne karşı pozisyon alacak ve bu şekilde oy toplayacak.

Nagehan Alçı;       Türkiye’de gelmiş geçmiş en önemli insani ve toplumsal 1 proje devam ediyor. Çözüm süreci siyasilerin iradesinden tasarrufundan çıkmış ve artık siyaset üstü 1 meseledir ve bu saatten sonra siyasete malzeme yapılmamalıdır, kurban edilmemelidir. Hangi görüşten olursa olsun, AKP yandaşı/karşıtı olmak, siyasetle ilgilenmek gerekmiyor. Bu meselenin doğurduğu sonuçları göz önüne alarak Çözüm Süreci’nin yanında yer almalı herkes.

Cengiz Alğan;         Barışa Bak kampanyası Çözüm Süreci’nin sağlıklı ilerlemesine katkıda bulunmak, halkın Çözüm Süreci’ne daha sıkı sarılmasını ve olumlu bakmasını sağlamak, siyasetin elini rahatlamak ve tüm kesimlerin dikkatini tekrar bu noktaya çekmek maksadı taşıyor öncelikle. Süreç 1 avuç Kürt ve Türk’ün omuzlarına kaldı, bu büyük yükü omuzlanarak hafifletmek istiyoruz. Dikkatimizi çeşitli sokak hareketleriyle dağıtmaya çalışıyorlar. Dikkati tekrar Çözüm Süreci’ne odaklamak tek hedefimiz.

Barışa Bak 1 davet değil, her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için 1 zorunluluktur artık, hele de sınırlarımızda kopan kıyametten sonra. Çözüm Süreci aynı zamanda Ortadoğu içinde  “Çözüm Süreci 100 yıldır kesintiye uğrayan bin yıllık kardeşliğimizin yeniden tesisine sunulmuş 1 imkândır.” (Basın bildirisinden)

 

İlk defa bu derece kararlı biçimde çatışma ortamını bitirecek 1 irade ve toplumsal sosyolojisi bu yönde olan 1 destek var karşımızda. Öncelikle “tüm” Kürt siyasi hareketlerinden, önde gelenlerinden, hükümetten, STK’lardan, siyasi partilerden, özel sektörden, medyadan ve toplumun her kesiminden bu çağrıya kulak vermelerini, sorumluluk şuuruyla hareket etmelerini ve bu yönde pozisyon almalarını ve Çözüm Süreci’ne yüksek sesle sahip çıkmalarını istiyoruz. Çözüm Süreci’ni tehdit unsuru olarak kullanan ve tekeline aldığını düşünenleri, geçmişi unutarak eski Türkiye pratiğini geri çağıranları Haşmet Babaoğlu’nun dediği gibi “utandırmalıyız”

Şiddete meyilli sonucu mutlak ölüm olan sokak çağrıları ve provokasyon teklifleri artık siyasiler için “oy toplama” fırsatı olmamalı. Şiddetin hiç 1 biçimi siyaseten karşılık bulmamalı. Tarafımız daima, sadece Türkiye’nin değil, tüm coğrafyamızın huzurunun zenginliğinin ve özgürlüğünün garantisi Çözüm Süreci olmalı.

Yük ağır ve tehdit altında, bizler bu yüke omuz vermeye, korumaya ve siper olmaya gönüllüyüz.

“Onlar 1 avuç, biz milyonlarız”  ( Basın bildirisinden)

 

O yüzden, Herşeyi bırak Barışa Bak!

 

@yildirimyasemin


Devamını Oku

Alın Size Eski Türkiye!

 

6-7 Ekim Kobani olaylarında Pkk/Hdp çetelerinin sistematik olarak cinayetlerine devam ettiği ilk günler, 40 küsür kişi öldürüldü. Pkk/Hdp çetelerinin bulunduğu şehir ve kasabalarda güvenlik güçleri yüzlerce çete elemanını etkisiz hale getirdi.

 

Hükümet ve TSK, MGK toplantısında sınır içi ve dışı operasyon yapma kararı ile Çözüm Süreci’nin fiilen sona erdiğini bildirdi. Bölgede tekrar helikopterler, F16’lar, tanklar devriye gezmeye başladı. Bölge askeri yeşil! Şehir sınırlarında giriş ve çıkışlarda, otogarlarda sıkı güvenlik önlemleriyle kontroller tekrar başladı.

 

Uğursuz 1 çağrı ile başladı her şey,

Ve her şey uğursuz 1 çağrı ile bitti,

 

Emekler zayi olmadı!

1 efsane olarak kaldı Çözüm Süreci.

Bu sadece Kürtleri içine alan 1 girişim değil, Türkiye’nin kaybettiği özü, toplumsal 1 hafızası ve karşılığı olan, renkliliğine hafızasına kavuşmasını sağlayacak büyük 1 medeniyet projesiydi. Türkiye’nin kuruluşundan bu yana, herkesten bağımsız, aracısız en önemli “iç” sorununu çözmesine ramak kala, ilk millilik, yerlilik şuuruyla dünyaya karşı en büyük ve tek kozu olan Çözüm Süreci bitti!

 

Ortadoğu halklarının da umudu, darbecilerin diktatörlerin, yüz yıllık kraliyetlerin, baskıcı rejimlerin, emperyalist sömürgeci batının korkulu rüyası Çözüm süreci bitti!

Türkiye’nin 1 daha böyle 1 şansı olur mu bilinmez. Fakat bu son olanlar umudu olan insanları 1er “canlı” haline getirdi, ruhsuz, umutsuz, hevessiz, inançsız hale. Belki 1 kısmı direniş gösterecek, tutuklamalar, ölümler, mahalle çatışmaları, gruplar arası çatışma, etnik kimlik kavgaları vs. her gün ölüm haberleri alıyoruz ve malum medya 1 yandan olayları köpürtüp 1 yandan faşizme itiraz ediyor. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Yoğun çatışmalar ve güvenlik güçlerinin müdahalesinden kaçmak isteyen insanlara göç edecek, onlara kucak açacak 1 ülke de yok.

Şimdi tekrar ve tekrar aynı kara, kan kokan, gözyaşlarının sel olduğu, faili meşhur, herkesin “demokrat” olduğu, anneler ağlamasın diye avaz avaz bağıran Hasan Cemallerin, Cengiz Çandarların, Selahattin Demirtaşların ve Toros marka araçların en meşhur olduğu günlerden de beterine döndük. Ve elbette haçlıların istihbarat elemanlarının, terör örgütlerinin ülkede bölgede cirit attığı günler. İnsan Hakları Dernekleri de boş kalmamış olur, hem niye varlar ki? Ardı ardına rapor hazırlayıp faşizme sözde lanetler okurlar… Buradan sonra Demirtaş’a CHP’nin Genel Başkanlığı görünür yüksek ihtimal, Türkiye’nin darbeci, faşist “kurucu” partisi, yarım asırdır ana muhalefet olan partinin en yüksek koltuğu.

Herkes saat/gün sayarak ürkek endişeli 1 biçimde aynı şeyi bekliyor. Darbe! Muhtemelen olacak olan o. Ortam öyle hazır ki, nerdeyse darbecilere ayıp olmasın diye olacak.

 

Erdoğan, Davutoğlu, Özel, Fidan ve hükümetin diğer üyeleri… Akıbetlerinden haber yok!

Öcalan mı? Belki 1 daha konuşamayacak.

Bazı demokratlara göre asker İslamcıların yanında tabi, ne darbesi! Zaten onun adı da darbe değil, arkasında cemaatin ulusalcıların, medyanın ve çok uluslu ittifakların desteğini alan Marksist komünist Kemalist HDP eliyle olduğu için “devrim” sayılır. Belki Sisi bile tebrik eder. Mutlak kurtarıcı IMF faize, enflasyona, işsizliğe çözüm de olur, yerli/yabancı yatırımcı 1 süre daha tutulur.

Ha Işid mi, 1 günde uçtu gitti!

Kobani düşmedi, Suriyeli mülteciler sınır dışı edildi…

Israil Gazze’yi boşalttı. Elbette tahliye ederek değil, gömerek.

Bitti!

“”””

Bunu mu hayal ediyoruz?

Daha fazla devam edemeyeceğim bu “kan uykusu” günler bizler için kâbus, onlar için düş, fakat imkânsız değil!

Çok şükür ki tüm bunların olmasına engel, eksiklerine rağmen dirayetli, basiretli sağduyulu ve “barış barış” diye böğüren Kürt siyasetinden, solcusundan, bunak liberallerinden daha fazla barışa inanan, aksiyon alabilen 1 devlet, hükümet ve toplumsal mutabakat var karşımızda. Türkiye, halkı, hafızası, toplumsal iradesi ve komşuları, Çözüm Süreci’nin vadettiği zengin, refah, huzurlu, erdemli 1 geleceği hak ediyor.

 

Kürtler ve Türkler ve diğer tüm herkes, gelin Çözüm Süreci’ne destek olun, biz olmazsak olmaz. Hepimiz bu ülkenin olmazsa olmazlarıyız. Hepimiz, dinimizle, dilimizle, ait olduğumuz kimliklerimizle, ortak tarihimizle, kayıplarımızla ve kazanımlarımızla, kültürel zenginliğimizle çok değerliyiz.

 

Onlar, onlar her kimse, her kimlerle ittifak halindeyse ve ne tür planları varsa bunların üstesinden sadece ve sadece Çözüm Sürecimize inanmakla gelebiliriz. Onlar nereyi, neyi işaret ederse etsin, ne vaatlerde bulunursa bulunsun bizim göstereceğimiz tek istikamet “barış” olmalı. Eşit vatandaşlık çatısı altında kurabileceğimiz medeniyeti, geleceği göstererek, ön yargılarımızdan arınarak samimiyet ve inançla “Barışa Bak!” Diyeceğiz.

 

Herkes şimdi sahip olduğu ideolojisini yavaşça ve sakince yere bıraksın ve bu hayale omuz versin!

Bundan başka şansımız olmayabilir. Bunu kaybedersek, o çok kıymetli, övündüğümüz uğrunda birbirimizi öldürdüğümüz dayatma ideolojilerimiz kimliklerimiz var ya, hepsini unutmak zorunda kalabiliriz. Türk “Türk”, Kürt “Kürt” kalabilmek için buna muhtaç.

Çünkü barışın vaadettiği o zengin, bereketli erdemli gelecek çok yakın, bizim size, Ortadoğu’nun ve dünya halklarının Türkiye’nin “Dünya 5’ten Büyüktür” diyerek önerdiği geleceğe, Çözüm Süreci’ne hepimize ihtiyacı var.

@yildirimyasemin

 

Devamını Oku

Havanda Su Dövmeyelim…

12 yıllık süreçte solcu demokratların, resmi ideolojinin ve oligarşinin muhafızları olduğunu, vaktiyle güvendiğimiz kolladığımız ve savunduğumuz İslam’ı ve Türk bayrağını farklı coğrafyalara kültürlere taşıdığını söyleyenlerin, donanımlı profesyonel 1er İslam ve Türkiye düşmanı olduğunu gördük.

“Anneler ağlamasın, aman çocuklarımız ölüyor” feryadıyla ağzı iyi laf yapan edebiyatçıların, bu sihirli cümlelerle ansiklopediler dolusu yazılar döşenen liberallerin besin kaynağının o gözyaşları ve ölümler olduğunu hepimize ibret olacak, unutulmayacak 1 tecrübeyle öğrendik.  

Daha açıkça, yukarıda bahsi geçen sözde Türkiye’nin iç barışına 1 araba yazı yazan düşünür, aydın paşa torunlarının ve diğerlerinin ismini cismini ciğerini bildiklerimiz, tam anlamıyla bu ülkenin kâbusu ve düşmanı oluverdiler.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken “yerli” olanların yanına ithal “geni” nerden iliştirdiler Allah aşkına!?

Nefret Muhalefeti

Partilerinin ve cemaatlerinin ve bunlara bağlı yayınlarının varlıklarını sürdürebilmenin yolu, Erdoğan ve Erdoğan’a oy verenlerden, vermeyerek destekleyenlerden, kısaca “barış yanlısı ve Müslümanlardan” nefret ederek motive ettikleri tabanlarını diri tutarak nefreti pekiştirmek.

Gelecek hakkında en ufak 1 fikri, projesi, stratejisi, endişesi olmayan ulusalcılar ve batının cici kullanışlı “Müslüman” cemaati, çarklarını nefretle döndürerek Erdoğan’dan ve Türkiye halkından kurtulmak için akla hayale gelmeyecek sığmayacak nefretlerinin bataklığında çırpınıyorlar.

Sadece Erdoğan’dan değil, bu ülkede dindar Kürtler ve Türkler (Müslümanlar), Ermeni, Yahudi, Süryani… kısaca “yerli” olan, ortak hafıza ve kadim birlikteliğe inanmış herkesten nefret ediyorlar.

Nefretleri öyle boyutlarda ki, bunu toplumbilim ve tıp açıklayamaz. Herhangi 1 dermanları da yok, Erdoğan’ı ve O’nu destekleyen halkın 1 atom bombasıyla yok edilmesi dışında.

Her tip nefret suçunu rahatlıkla sosyal medyada, manşetlerinde, çekinmeden işleyebilir, adına da düşünceyi aşağılarcasına, aklımıza hakaret ederek “düşünce ve medya özgürlüğü” diyebilir ve onlara bu ülkede yargı 1 şey yapmaz! Yapamaz!

Çekinmemelerinin pervasızlıklarının tek sebebi yargının adaleti vaat etmeyişidir.

Cüretlerinin sebebi yargı mensuplarının bu nefret bataklıklarının çarkına çamur taşımasıdır.

Yargının ve kurumlarının bu organize suç örgütünün 1er ayağı olmasıdır.

Yargının “tarafsızlığından” bahsediliyor. Yargı “tarafsız” olamaz olmamalı! Ama bu bataklıktan arınmak, organize suç örgütlerinin cirit attığı dairelerinde bu kötü ruhtan kurtulmak ve bağımsızlığını ilan etmek durumundadır.

Her koşulda, şartta, siyasi düzende adaleti vaat etmeyen, bu güveni oluşturmayan yargının varlığı sadece ayak bağıdır, süstür. Kararlarından adımlarından emin olunmayan, millet adına hareket etmeyen oturan 1 yargının karşısında öfke birikir. Herkes kendi adaletini sağlama yoluna gider… Ki bu büyük 1 tehlikedir.

Yargının bazı kurumlarına dairelerine çöreklenen bu organize suç örgütünden kurtulmanın yolu dönüştürmek değil, radikal önlemler almak, kesip atmaktır. Bu daireler kurumlar derhal kapatılmalıdır. Hatta bu teklif namuslu dürüst yargı mensuplarından gelmelidir.

“Yeni” dediğimiz Türkiye’de siyasetin ve toplumsal mecraların her alanını tıkayan bu kâbusları, kumpasları, tuzakları, darbe girişimlerini tekrar yaşayamayız. Türkiye’nin 1 başka darbe girişime direnecek gücü mutlak var, lakin lüksü yok! Buna önlem olarak önce kısa öz 1 toplumsal sözleşme etrafında birliğin ve “tarafsız” olmayan “adil” 1 yargının tesisi şart!

 

Mevcut medya düzeniyle “Yeni Türkiye” inşası

Ne kadar imkânsız 1 cümle değil mi?

Son olarak yaşadığımız örnek korkunç ve akla ziyandı. Öfkeden sinirden beyni kaynamayan olmamıştır herhalde. “Batı önemsemedi…” Evet, ama önemli olan bu değil.

Bu habere atlayan ve ballandırarak “ilginç detaylar var” diyerek ortaya atan Baransu’nun şantaj tezgâhından geçmiş “otel odasıyla” tehdit edilen kadın “gazeteci”…

Ve elbette sonrasında haberi manşetlerinden tiksindirici 1 iştahla veren haşhaşiler bunu memnuniyetle karşıladılar, yayınladılar, yaydılar.

Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve Başbakanını 1 camiden çıkarken görüntüleyip “işte Işid’e elemanları buradan sağlıyorlar” diyecek kadar hayâsız, ahlaksız, hiç ilke ve kaidesi olmayan bu medyanın devamlılığı bizi ürkütmeli. Bu nizamla, hiç 1 ahlaki sınırı olmayan, nefretten gözü dönmüş, sermayesi ilişkileri sahibi ortakları, akıl vereni, muamma mevcut medya ile daha ne kadar devam edebiliriz?

Esad’a destek, Sisi’ye tebrik ulaştıran, katliamlara sessiz kalan, Müslüman Kardeşleri terörist ilan edip onlara kucak açan Erdoğan’ı, yine teröre destek veren şekilde sunan bu medyayı destekleyen CHP de ürkütmeli.

Yahut CHP de ürkmeli!

Bu sürdürülebilir 1 durum değil, ya “yandaş” medya yayın yönetmenleri tehditlere prim vermeden kendine çeki düzen verecek, düşünce üretecek, gündem oluşturacak, siyasete ve topluma yeni tekliflerde bulunacak ve ipleri eline alarak “amiral” olacak, yâda bu bataklıkta uğradıkları şantajlara sessiz kalıp abileriyle beraber aşağıya çekilecek.  Başka 1 yol daha var, temizliğe kendi medyalarından başlayacak.

Yeni Türkiye’nin inşası…

Bu arzuyu geçmişle harmanlayıp, Türkiye gibi önemli 1 coğrafyayı, tarihi, kültürü, medeniyeti anlamış, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlara uygun tekliflerde bulunacak, teklifleriyle Türkiye’de ve coğrafyasında gündem oluşturacak, barışa katkı sunarak gelecek vaat eden 1 medya olmadan gerçekleştirmek imkânsız.

90 yıl aradan sonra bütün 1 milleti tek yürek yapmış, bu heyecanla önüne gelen tüm engelleri aşmış olmamızın tek sebebi bu kutlu yolculuğun startını vermiş olanların başını çektiği Çözüm Sürecidir.

Uykularımızı haram edenlere iade-i ziyaretler yapılmalıdır bu anlamda.

Dolayısıyla, bunu dinamitleyecek hiç 1 etkene müsaade edilmemelidir.

Mevcut medya ve yargı düzeni ile “Yeni” Türkiye tahayyülü havanda dövülen suya dönüştürülmemeli.

Sosyal medyada da konuşulması gereken konulardan en acili olduğunu düşünüyorum.

Birlikte konuşalım…

 

@yildirimyasemin

Devamını Oku

Benim Çözüm Sürecim

 

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci boyunca tüm “iç meselelerimizde” tarafsızlar ve taraflar arasında karar vereceğimiz 1 ay.

Babamdan başlamak istiyorum.

Babam sıkı 1 milliyetçidir hatta geçmişinde, 80’lerde Ülkü Ocağı tecrübesi bile vardır. Kendini “Türkeşçi” olarak tanımlar ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı işçi emeklisidir.

Akrabalarımın geri kalan çoğu ise bildik ulusalcı Kemalist’tir, bu tedrisatı ve çaresizliği pek aşabilmiş değillerdir, bazılarında bu faşizan boyutlardadır.

Fayda bile görseler ideolojik bakarlar ve tercihlerini öyle kullanırlar.

Bende, bizlerde doğal olarak her Türk ailesinde gelişen doğal süreçten geçmiştik.

Çatışma zamanları, anne babaların gözyaşları içinde hıçkırıklar arasında “Vatan Sağolsun” sözleriyle arkasından da “helal olsun be” nidalarıyla izlenirdi şehit cenazeleri.

Diğerine üzülmek vatana ihanetti ve sessizce susarak iç geçirerek “öteki” anne baba içinde yas tutardım kendimce.

Çözüm sürecinden yıllar önce “öğrenilmiş çaresizliğin” tuzağına düşmüş olan çoğunluğa karşı gelip açık açık 3 şehit 10 terörist hesaplamasında 13 ölümü eşit kahırla karşılamaya başladım.

Genelde aşık olununca yaşanan “kelebeklerin midede uçuşması” bende sürecin adı ilk konulduğunda olmuştu. Süreç ilk ilan edildiğinde kaçınılmaz olarak hararetli tartışmalarımız, karşılıksız retlerimiz kavgalarımız olmuştu.

Hiç alışkın olmadıkları, ummadıkları ve onaylamadıkları ve ulus devlet pratiğinde yaşamadıkları 1 durumdu.

Hâlbuki bu 1 devrimdi!

Halkın büyük çoğunluğunun tetiklediği, öncülük ettiği, cesaret verdiği, adım adım, sessiz sessiz ilerleyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin acı tarihinin en şanlı, en gurur duyacağı devrimiydi!

Ama onlar için bu, devrim geleneğinde genetiğinde pratiğinde ve niteliğinde değildi! Çünkü devrimler kanlı olurdu. Ve bu devrim gerçek barışı vadediyordu.

Ve 1 devrimci ancak öldükten sonra 1 devrimci” olabilirdi, o da siyasi görüşüne bağlı olarak devrimci olup olmadığına karar verilirdi. Çünkü devrimleri sadece “solcular” yapardı!

Çünkü devrimleri “muhalefet” olanlar yapardı…

Farkında değillerdi ki, Ak Parti zaten muhalefetteydi, zaten “sol” argümanlarla siyaset yapıyordu… Barış diyordu, kardeşlik diyordu, eşitlik adalet diyordu! Ama kalkınma da diyordu. İç meselelerimizi çözmeden de kalkınmak mümkün değildi… Sınırlıydı.

“Ne olacak? Bölünecek miyiz? Bu adam 1 diktatör, ülkeyi sattığı yetmedi şimdi de Kürtlere haklar tanıyor (bu arada bunu diyenler zaten her hakka sahipler) diyenler… Bölünmeye müsaade etmeyiz!”

Konforlu, baskının hiç 1 türünü görmemiş yaşamlarının ortasından “gerekirse savaşırız” sesleri yükseliyordu!

Babam hariç geri kalanı için hala durum aynı.

2009’da DTK’nın (Demokratik Toplum Kongresi) ilk çalıştayına Diyarbekir’e gittiğimde, babamdan azar, dayımdan ret yemiştim! Hem de “Facebook üzerinden duvarıma açıkça yazdığı; Benim senin gibi 1 yeğenim yok! Ne ölüme ne dirime” şiddetinde…  Dayım söylemesi ayıp, DSP’den Belediye Başkan adayıydı geçmiş dönemde. Barıştık! Evine gittiğimde beni Halk TV ile karşılıyor!

Sonraları babamla konuşmalarımız daha yumuşak daha anlayışlı ve hak verir şekilde geçmeye başladı. Yazdıklarımı okuyor, konuşmalarıma daha fazla kulak veriyor ve daha mutedil yaklaşıyordu. Son zamanlarda Kudüs Tv de 7 ay beraber program yaptığım, ağırlıklı olarak Çözüm Süreci’ni konuştuğumuz tartıştığımız arkadaşlarım Bayram Zilan ve Tahsin Topçu’nun da etkisi var.

Kim izliyor ki? Diye düşünürken biz, babam izliyordu!

1 keresinde; Ne kadar inanmışsınız hepiniz. Siz; kardeşiz, biriz, hep birdik, kadim birliktelik, sorunlarını büyük ölçüde çözmüş Büyük Türkiye tasavvuru, bu kimsenin değil bizim meselemiz, askeri vesayetin dikta rejiminin sonucu, bu sorunu çözmek cesaret ister, çatışmadan kim/ler kazanç sağlıyor,  neden ölmek zorundayız, yeni 1 medeniyet tahayyülü, Türkiye tek tip halkla kurulmadı, halklarla kuruldu, Müslümanca Müslüman gibi çözeceğiz… Siz bunları konuşurken  “kafamı sallaya sallaya” izliyorum dinliyorum… Demişti.

Babam da artık CHP ve MHP’nin ırkçı milliyetçiliğin ve Kemalizm’in askeri vesayetin, en kritik can alıcı, hayat memat konusu olan insani meselelerde taraf olamayan korkak sünepelerin vadettiği eski kirli paslı kanlı, baskıcı, fakir, diktatör talancı, asimilasyoncu, umut hırsızı, inkârcı Türkiye’yi istemiyor.

Yeterince kurban verdik.

Şehit/Gazi ailelerini de incitmeden… Söylemi bile sanki ayıp 1 şey yapıyormuşuz haklarını yiyormuşuz, suç işliyormuşuz hissiyle söyleniyor. Süreci destekleyen yöneten sayın siyasiler, eski Türkiye’nin adamları bu ailelerin çocuklarını alırken, ideolojik saplantıları için ölüme yollamaktan “incitmekten” hiç utanmadı! Bu adamlar şehit ailelerinden de “taraf” değil. Bunu anlatın onlara, incinmesinler! Siz bu çocukları “iade” etmiyorsunuz lakin “almamak” vaadinde bulunuyorsunuz.

Savaş, evet incitir! İnciten savaştır.

Kimse o çatışma görüntülerini, 3 şehit, 10 terörist… Sunumlu haberleri, iştahla çekilen “Kan Uykusu” belgesellerini izlemek istemiyor. Kimse artık oğlunu askere gönderirken endişeli uğurlamak beklemek istemiyor. Kimse artık Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan “sürgün” diye bahsetmek istemiyor.

 

Ne kanunlar ne yasalar… İnsanlığın kanununda, insan olmanın gereği, hafızamızda var olan büyük ve kadim birlikteliğimizi toplumsal sözleşmemizle mühürledik.

 

Babam hala milliyetçi, fakat o da kendi kavramlarıyla, vatandaşlık anlayışıyla, hafızasıyla, Müslümanlığıyla yeniden tanıştı.

Babamı MHP’den çaldım! Bu babamın çözüm süreci.

 

Çekilin aradan!

 

 

 @yildirimyasemin

 

 

 

Devamını Oku

Hükümeti dövelim, BDP'yi dövmeyelim... Peki!

BDP’yi dövmeleyim…Peki!

BDP’yi eleştirmeyelim…Peki!

BDP’ye hiç 1 sorumluluk yüklemeyelim…Peki!

BDP’nin ve örgütün yıllar yılı edindiği 1 pratiği var vazgeçmesi kolay değil…Peki!

BDP’nin ve örgütün tüm şımarıklığına ve hatta “90’lara özlemine” gık demeyelim…Buna da Peki!

BDP bu ezikliği, reşit sayılmamayı, faşist Kemalistlerle aynı seviyede durmayı, Kürt siyasal kurumu olarak inisiyatif al-a-mamayı, sindirilmeyi yok sayıp onuruna yedirebilecek mi?

Sebebi malum kollama çabalarının altında yatan esas niyeti okuyamamak 1 siyasal kurum için basiretsizlik değil midir? Yada “okuyamamak” gibi 1 sorunu yok mudur hakikatte? İyi niyetli olmayan bu dayatmalara, “halkın bağrından” çıkıp Cihangir’e sıkıştırılan ve Cihangir’in sefil solcularıyla, Kürtlerden nefret eden azgın Kemalistleriyle,  “Türkiyelileşme” iddiasında olan BDP’nin bu kadar gözünü kör kulağını sağır eden nedir? Geçmişin hangi diliminde ortak 1 tarih, bilinç, inanç, kültür, birliktelik geliştirdiniz de bugün tüm bu vesayetçi darbeci faşist katliamcı, katil yapıların 1 organıymış gibi tutum sergilemeye, ortak hareket etmeye başladınız Selahattin Demirtaş?  Her şeyden önce BDP’nin “hak özgürlük demokrasi eşitlik..” söylemine bu kirli ilişkiler ağıyla halel gelmiyor mu?  

Diyarbakır’da Muş’ta Ağrı’da, kaçsın veya kaçırılsın, ikna olsun veya zorlansın, “en doğal insani ve dahi yasal hakkını kullanarak” evladını örgütten geri istemek için sokağa çıkan anne ve babaları 15 gün görmezden gelip, nabız yoklayıp havayı kokladıktan sonra ailelerle görüşmeye gitmek tüm siyasal söylemini “hak ve özgürlükler” çıtası üzerinden yükselten BDP için anlaşılır ve sürdürülebilir 1 durum mudur? O anne babaların talebinin arkasına sığınarak bile her lafın başında “halkımız bunu talep ediyor” derken bu kez neden diyemediniz?

Pkk’nin dağ için ikna çalışmalarının, 20 gündür şımarıkça yol kesmelerinin, kimlik kontrollerinin, araç yakmalarının Çözüm Sürecinin ruhuna uygun olmadığını dahi söyleyebilecek tek eleştirel cümle kurmaktan aciz misiniz?

Çözüm Sürecinde ilk olarak “esas alınan” neydi? Uzlaşma!

Halk-lar 1 meselede hilafsız anlaştı; Çatışmasızlık!

Yaşatmak! Siyasetinizi mi öldürdü, ölümler/çatışma olmadan meşruiyetinizi mi sorgular hale geldiniz? Bundan mı korktunuz?

Üstelik Çözüm Süreci artık sadece devlet, siyaset, İmralı ayağında yürümüyor, bunun en kuvvetli ağayı halktır. Halk başından beri böyleydi, lakin artık Kürt anne babalara destek olan Batıdan da daha yüksek ses çıkıyor.  Özellikle Kürtler üstünlük göstererek, elini masaya vurup taşın altına sokarak doğrudan Çözüm Süreci’ni yürüten ayaklardan en büyük rolü almışken, Öcalan’ın mesajları gayet açıkken, BDP’nin Cihangir’in, Kemalistlerin, Ulusolcuların ve dahi parallellerin etki alanında kalması halktan ne kadar kopuk, “Türkiyelileşme” söyleminin ise bağlamından ne kadar uzak olduğunu göstermez mi?

Hükümeti dövelim… Peki!

Hükümeti eleştirelim… Peki!

Tüm sorumluluğu hükümete yükleyelim… Peki

Hükümet-lerin ve devletin yıllar yılı edindiği 1 pratiği var bundan vazgeçsin… Şüphesiz Peki!

Hükümet/Devlet 20 gündür mütemadiyen şımarıkça süren yol kesme, araç yakmaya müdahale etmesin… Buna da Peki!

BDP, Oslo görüşmeleriyle başlayan süreç içerisinde hükümetin ne oranda 1 risk aldığının farkında mı? Bu sebepten MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Başbakan’ın kellesi gidecekti! Hatırlamıyorlar mı o günleri ve sonrasında yaşanan paralel cehennemini?

Onlar/hükümet 1 gün dahi süreçle ilgili 1 samimiyetsizlik göstermediler.

1 gün dahi “devletin silah gücü” ile tehdit etmediler.

1 gün dahi devletin silahını pazarlık unsuru olarak kullanmadılar!

Süreçle ilgili tüm taleplere kulak kabartıp öncelikleri arasına aldılar, kaldı ki buna 17 Aralık cehennemini yaşarken dahi şahit olduk!

Lice olaylarının 1 gün öncesinde Diyarbakır Çalıştayının yapıldığı saatlerde, Selahattin Demirtaş’ın kimlerin etkisi yahut hangi gerekçelerle Başbakan’a “çocuk” üzerinden ağzına ne geliyorsa savurmak hangi ahlakın, insanlığın ürünüdür!?

Sayın Demirtaş, sen önce Berkin Elvan İşkence Evi’nde 2 çocuğa yaptığı işkenceleriyle ünlenen, sonra “Berkin Elvan Parkı’na attıkları çocukları (!) “öldüler mi” diye kontrol etmeye giden Beşiktaş HDP yöneticisi Ahmet Saymadi isimli işkencecinin hesabını ver!

Sayın Demirtaş, Pkk’nin “çocuk gerilla” kontenjanı yeni 1 mesele değil. 30 yıldır var olan 1 durum. Şimdi gündeme gelen 1 şey de değil. Lakin aileler ilk kez, Çözüm Sürecinin ruhuna, işlevine, hükümete, devlete, size(!) ve en çokta bu Çözüm Süreci konusunda mutabık olan tüm Türkiye halkına güvenerek seslerini çıkardılar, duruma itiraz ettiler!

Şimdi buradan anlıyoruz ki, bu itirazı size rağmen(!) yapmışlar…

 Şimdi anlıyoruz ki vaktiyle nasıl 1 baskı altında bırakılmışlar…

Şimdi anlıyoruz ki, Çözüm Süreci’nin “Kürt siyasi” ayağı sadece Öcalan…

Şimdi anlıyoruz ki silah sizin vazgeçilmeziniz, tek güvendiğiniz araç…

Şimdi anlıyoruz ki, 90 yıldır her kesimin zulmünden kaçtığı, baskıcı, totaliter, faşist, ırkçı Türk Solu’nun 1 organı haline geldiniz ve hiç çekinmeden aynını 1 kez de siz yapacaksınız.

Şimdi anlıyoruz ki, Çözüm Süreci size (şahin Bdp-Pkk) rağmen yürüyecek…

Şimdi anlıyoruz ki, Kürt Siyaseti kendini BDP’ye tutsak ettikçe Kürtlerin CHP’si olması kaçınılmazdır.

Leyla Zana, Altan Tan, Sırrı Sakık, Osman Baydemir ve niceleri... Diyarbakırlı, Muşlu, Ağrılı anneler, kadınlar kadar cesur olun baskıya itiraz edin ve bu işe omuz verin.

Şimdi de çocuklarını örgütten geri isteyen ailelerin açlık grevi söz konusu. Özellikle tanıma şerefine nail olduğum cesur yürek Rıza Baba ve Fatma Ana, sizlerin nezdinde tüm anne babaları hürmetle selamlıyorum.

Allah yar ve yardımcınız olsun.

 

@yildirimyasemin

yldrmysmn@gmail.com

 

 

Devamını Oku

Türkiye Onlar için 12 yıldır Cehennem

Bizim, batı şakşakçısı, antiemperyalist lakin Amerikancı, laikçi, çağdaş, ulusalcı, statükocu, anti Ortadoğucu, sözde liberal demokrat, muhalif, aydın, İslamofobik, darbeci ve bi dünya sıfat ekleyebileceğimiz azınlık için Türkiye son 12 yıldır yaşanamaz hale gelen 1 cehennem!

Onlara Türkiye’yi 12 yıldır “cehennem” eden ne?

Malum demokratikleşme süreçleri,

Özellikle TSK gücünün ellerinden alınmış olması ve “silahlı güç” faktörünü yitirmiş olmaları ve devamında askerin görev alanına çekilmesi, dolayısıyla yukarıdakiler için “işlevsiz” hale gelmesi,

Bin 1 dalavereye rağmen Köşk’ü de kaptırmış olmaları..ki Abdullah Gül’ün yumuşak yüzünü benimsediklerinden şimdi Köşk daha kıymetli ve tehlikeli bunlar için.

CHP’nin ve bizzat Mustafa Kemal’in talimatıyla yapılan Dersim Katliamı için devletçe dilenen özür,

Yukarıdakilerin benimsediği “milliyetçilik” kavramının “ayaklar altına alınması” ve Mili Birlik ve Kardeşlik kavramının büyük çoğunlukta karşılık bulması,

Türkiye Cumhuriyeti anayasasında olmayan ama halkın arasında dolaşan kopmaz kadim bağlar,

Kamuda başörtüsü yasağının kalkması,

Anadilde eğitim,

Yukarıdaki sıfatların sahipleri tarafından gasp edilen azınlık haklarının iadesi,

Defalarca denenen darbe girişimlerine rağmen iktidara milli iradenin üstünde herhangi 1 gücün dokunamıyor olması,

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tamamıyla “yerli ve milli” projesi olan ve halkta da beklenenden daha fazla destek bulan ve dışarıdan çok içeriye “rağmen” adımı atılan Çözüm Süreci denen nane ve,

“Merkez Medya” denilen yayın gruplarının manşetlerinin biçare kalışıyla kendini “baskılanmış” hisseden kesimin otomatikman “medya baskısı” vaveylası.

En son tam 1 baş belası olan, nerden çıktığı bilinmeyen şok edici, kahredici 1915’e Taziye Mektubu.

Kısaca sorunlarımızın gerçekçi ve komplekslerinden arınmış devlet yaklaşımıyla “adının” konulması ve faaliyete geçilmesi.

Yukarıdakileri en fazla rahatsız eden de bu girişimlerin halk tarafından kucaklanması ve sahiplenilmesi,

Tayyip Erdoğan ve halkın arasındaki anlaşmanın, güvenin ve Erdoğan ölümcül 1 hata yapmadıkça kopmayacak somut kalbi bağların bu kadar güçlü ve görünür olması delirmelerine sebep…

Ve sonuç; 30 Mart Yerel Seçimleri, yine hezimet.

 

12 yıldır Türkiye’nin atlattığı badireleri sayarsak;

2002 de siyaseten yasaklı olan “muhtar bile olamayacağı” öngörülerinin havada uçtuğu Tayyip Erdoğan seçime katılamadı. Fakat sonuç hüsran!

Tutumluluğuyla laiklerin gönlünü fetheden, Köşk’ün ışıklarını yakmamasıyla ve köşkünden çıkmamasıyla ünlü “prezantabl” Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in önüne gelen her yasayı, atamayı veto etmesi,

Sonradan öğrendiğimiz, Kuvvet Komutanlarının planladığı Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız darbe planları,

Danıştay saldırısı, 

“Laikliğe aykırı eylemlerle” AK Parti’ye kapatma davası.

27 Nisan e-muhtırası,

2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yakın tertip edilen ve ileride 1 çeşit darbe girişimi sayılacak ve ADD, ÇYDD, İSTANBUL BAROSU, DİSK, KESK gibi kurumların desteğiyle yapılan ve ADD Başkanı Şener Eruygur’un tutuklanmasını sağlayacak  Cumhuriyet Mitingleri,

Devamında 367 krizine adını veren ve ileriki yıllarda koskoca “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı” unvanının unutulup “367 Sabih” adıyla anılacağı kriz.

Şart olarak öne sürülen 367 MV’nin oturumda bulunmasına rağmen CHP nin AYM’e “oturumun iptali” başvurusu ve bu başvurunun kabulü sonucu erken seçime gidilmesi ve CHP için yine hezimet, sonuç; %46,7!

Hrant Dink’in öldürülmesi,

Sorgusuz sualsiz inandığımız, Türkiye’ye nefeste aldıran, lakin maksadının adalet değil, bürokratik gücünü kullanarak kendine alan açmak maksadında olan cemaat kadrolarının ETÖ davası,

Etkilerinin “kırılma” yaratacağını düşünüp topluca istifa eden Komutanlar ve istifa ettikleriyle kalışları,

Kimlerin yaptığı malumumuz ve Başbakanın ameliyatına denk getirilen MİT/Hakan Fidan operasyonu,

Gezi darbe girişimi,

Gezi’ye inenleri yumuşatmak maksadıyla (!) Abdullah Gül’ün “sandık herşey değildir” çıkışı,

Ve 17 Aralık darbe girişimiyle beddua ve sinir krizine tutulan “hoşgörü efsanesinin” çöküşü ve kepazeliği…

Tüm yaygara, iftira, ittifak ve arsızlıklarına rağmen, O darbeci kepazenin zerresini dahi istemeyen ve derhal “gerekenin” yapılmasını sabırsızlıkla bekleyen halkın sandıkta verdiği karar!

30 Mart Yerel Seçim sonucu;  %45,50!

 

Ak Parti’yi kapatmamasına minnet duymamız beklenen AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın “Muhtıra” niteliğindeki çıkışı ve şahsen doğru bulduğum Başbakanca polemik konusu yapılmayışıyla etkisiz hale gelen bol demokrasi ve özgürlük soslu konuşması… O “sosun” Ergenekonculara bolca dağıtılması lakin KCK’lilere koklatılmaması Haşim Kılıç’ın demokrasiye olan inancını pekiştiren 1 unsur haliyle!

 

Elbette daha bitmedi, üstelik yeni başlıyoruz,

Yine 1 Cumhurbaşkanlığı seçimi/krizi var önümüzde ve halkça sınavımız bitmiyor…

İsmi zikredilmediğinden ve elbette “ben buraya kasetle geldim, bu iş seçimle olacak, düzmece şipşak kasetle ele geçirilecek 1 makam değil” diyemeyen loser “parti genel başkanlarının Cumhurbaşkanı adayı olmasını şık bulmuyorum” diyen şahıs/lar, dokundukları kişiyi Cumhurbaşkanı adaylığına gebe bırakıyorlar, hatta “sarı saçlı mavi gözlü kontenjanından” Uğur Dündar’ı bile heveslendirdiler yazık!

Onların Sabihleri, 367leri, Cumhuriyet Mitingleri, dalaveresi, hilesi, oyunları, kirli ittifakları bitmez ve onlar...

“çatı aday” arayadursunlar Türkiye, 11 Ağustos 2014 günü “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Başkanını” seçecek.

Allah bu ülke insanını kendine düşman olanlarla tekrar test etmesin!

 

Yasemin Yıldırım

@yildirimyasemin

 

 

 

Devamını Oku
}