Hakkımızda
Köşe yazıları, makaleler, yorumlar
  • Gündem
  • www.haberx.com
Üyeler
Henüz üye yok!

İlknur ESKİOĞLU: AH BU FOTOĞRAFLAR

AH BU FOTOĞRAFLAR

Anne ve baba adayları, bir evlatları olacağını öğrendiğinde sosyal medyada tanıtım reklamlarına başlıyor hemen. Şöyle bir kişisel sayfanda dolanırken önüne bir paylaşım düşüyor. Önce paylaşımdaki his kategorisi dikkatini çekiyor: “Sevinçli”, “musmutlu“, “mutluluktan uçtuğunu”, “heyecanlı” hissediyor. Akabinde de dikkatini çeken ikinci öğe; 'gebelik testi' oluyor.

Bitmiyor... Herhangi birisinin, ân be ân doğacak çocuğunun ultrason görselini ana sayfada görüyorsun. O da yetmiyor! Ultrason görseli ile beraber, anne adayı her ay boydan bir fotoğraf ile hamilelik sürecini sergiliyor. Baba adayının da bir eli eşinin belinde, bir eli de karnında; ‘bakın ben baba oluyorum’ gururu ile poz veriyor.

Bunlarda yetmiyor! Doğumhanede, çocuk doğar doğmaz bir fotoğraf ile açık ilan: “hoş geldin kızımız-oğlumuz” paylaşımı. Daha sonrası ise malum... Ardı arkası kesilmeyen paylaşımlara devam!

Yatak odalarında, her ay, o ayını bitirdiği gün; yatağın üstünde çeşit çeşit pozlar ile bebeklerinin fotoğrafını paylaşıyorlar. Kırk uçurma, diş çıkarma, doğum günü kutlamaları derken çocuklarının nasıl büyüdüğünü aile de fark etmiyor. Yanında olan evladını, yanı başında hissetmek, kokusunu içine çekmek, aşkla büyütmek dururken; sosyal medyada yaptığı paylaşımlara bakarak,' nasıl olmuş, nasıl çıkmışız’ diye düşünerek vakit öldürüyorlar. O vakit de, çocuk da tüm ihtişamıyla büyüyor da büyüyor. Büyüdükçe fotoğrafların âdeti de bir o kadar fazlalaşıyor.
...

Peki, hoş mu geliyor gerçekten bebekler dünyaya ?
Anne karnında geçirdikleri 9 ay 10 günlük gelişim sürecini; anne karnında değil sosyal medyada tamamlıyorlar. Doğar doğmaz da sosyal medyanın kucağına düşüyorlar. Ne de olsa alışkın oldukları mekan. Dünyanın ne demek olduğunu bilmeden sosyal medyaya aşina oluyor, âdetâ sosyal medyada büyüyen nesiller oluyorlar.

Bir zamanlar vardı. O zamanlarda merakla bebek görmelerine gidilirdi. Günümüzde ise o merak pek kalmadı. Nasıl olsa anne rahmine düştüğü andan itibaren, sanal bir ekranda tanışıyorlar gelecek melekle. Ceninle başlayan bir tanışma...

Yine bir zamanlar vardı! Hamile kadın, karnı büyüdükçe görünecek diye hayâ eder, oldukça bol giysiler tercih ederdi. Herkesten sakınırdı, hatta kendisinden bile. Tıpkı define saklar gibi korurdu. Doğuma ramak kala fark edilirdi hamile olduğu. Öyle sosyal medyada ‘gebelik testi' deşifre etme meramı olmazdı. O gebelik testini eşine bile utana sıkıla gösterirdi hayâdan. Yine o zamanlar; eve bir misafir geldiğinde, ilk önce yatak odasının kapısı kapatılırdı. Peki ya şimdi ? Mobilyalar da, en pahalı marka yatak örtüleri de gösterilmezse olmaz. Yoksa yatak odasının hatırı kalır! O bir zamanlar; mahrem vardı. Edep, hayâ kuşanırdı gönüller. Anne ve baba adayının sosyal medyada, gebelik testinden itibaren bu denli mahremiyetini sergiliyor olmasını, insanın aklı havsalası almıyor.

Anne ve baba çocuğunun her anını sosyal medyada bıkmaksızın deşifre etmeye devam ediyor.Yaşına henüz girmiş, dünyayı keşfetmeye ‘bismillâh’ demenin arifesinde iken; milyarlık harcamaların yapıldığı, bir yığın kalabalığın içinde, pasta mumu üflemeye zorlanırken buluyor kendisini çocuk. Alkışlar koptukça, korkup ağlayan kukla bebekler! Alınan her kıyafetle fotoğrafı paylaşılan dilsiz dillerin manken bebekleri! Çocuk vücudunu her çeşit giysi ile lanse ederek sapkın karakterli insanlara, kendi ellerimizle davetiye göndermiş olmuyor muyuz? Bilhassa kız çocuklarının makyajlı yüzleri, boyalı saçları, dekolteli kıyafetleriyle tıklanma rekorları kırıyor olması hayret uyandıracak mevzu olmaktan ziyade; hayranlık uyandırır oldu. Sahi bir zamanlar ‘aman nazar değer maâzallah' düşüncesi de vardı değil mi?

Şahsımıza herhangi bir emanet bırakıldığında gözümüz gibi korurken; Allah’ın ellerimize verdiği emanetin, bu denli reklam konusu hâline getirilmesi teessür edici bir mevzu. O çocuk büyüdüğünde, telefon, tablet, bilgisayar ekranından kafasını kaldıramıyor, yemek yeme alışkanlığı edinemiyor, abur cuburla ekran başında karnını doyuruyor, sesleniyoruz duymuyor ve sinirlenip bağırıyoruz ya; çocuk ne yapsın(!) göbek bağına mukabil internet bağıyla dünyaya teşrif etti. Kızmayalım o yüzden çocuğa, kendimize kızalım!

Yıllarca evlat sahibi olmak için çaba sarf eden var, o gösterişli paylaşımlardaki imkânları evlatlarına sunamayan, zârurî ihtiyacını temin edemeyen aileler var. Biraz empati kimseyi incitmez, insanlığı ayakta tutar!
Fe eyne tezhebün (Öyleyse nereye gidiyorsunuz?) buyuruyor âyet-i kerime. Bu gidiş, her geçen gün o ‘bir zamanları’ aratan gidiş olma yolunda ilerleyip duruyor. Nitekim kutsi hadis de Resûl-î Ekrem(s.a.v) ;”Rabbinize kavuşuncaya kadar sabredin;zirâ her gelen gün, geçmiş günden daha kötü olacaktır” buyuruyor.

Ve'l-hâsıl;birazcık da ‘edep’ olunca kimsecikler incinmez bi-iznillâh!
“Girdim ilim meclisine,eyledim kıldım talep/dediler ilim geride kaldı,illâ edep illâ edep.”
O dem; “Edep Ya Hû”
Vesselâm...

İlknur ESKİOĞLU

Devamını Oku
İlknur ESKİOĞLU: AH BU FOTOĞRAFLAR

İLKNUR ESKİOĞLU: ÖMRÜ KARANTİNA OLANLAR

ÖMRÜ KARANTİNA OLANLAR
Çin’in Hubei eyaletinde yer alan Wuhan şehrinde , Aralık 2019’da ortaya çıkan Covid-19 salgını , zamanla tüm dünyayı etkisi altına almaya başladı. Türkiye’de de Mart 2020’de ilk vakalar görüldü. Bir takım kısıtlamalar , karantina süreçleri , maske -mesafe-hijyen kuralları ile salgının yayılma hızı azaltılmaya çalışılmakta. Halen devam etmekte olan bu salgın süreci , alışık olduğumuz yaşam standartlarının ötesinde bizleri , yeni dünya düzeni ile karşı karşıya getirdi.
Hayatı eve sığdırdığımız bu günlerde , salgının ahvâli gereği ; birçok ruhsal , maddi , manevi sıkıntılara dûçâr olduk. Yaşantımızı evlerle sınırlandırmak ve bu sürece adapte olmak , bizleri bir hayli meşakkatli bir yolda yürümeye , bu yolda azim , irade ve sabır göstermeye sevk etti.
Birde bu yolun daimi yolcuları , ömrü bir karantinadan ibaret olan , bütün hayatlarını eve sığdıran bir kesim var! Onlar , her ne kadar bu süreçlerle hemhâl içinde olsalar da ; var olan imkanlarının daha fazla kısıtlanması hasebiyle , ikinci dönem karantina süreci yaşıyorlar.
Onlar ; bedensel , zihinsel ,ruhsal , sosyal , duyusal ve duygusal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmeleri nedeniyle engelli kalan , yatalak hastalar ve onlara bakmakla mükellef hasta yakınları. Her dem , ümit deryasında tahayyüllerini gezintiye çıkaran , bir gün pencereden , solmuş çiçeklerin açışını seyredecekleri günü bekleyen , karanlıklar içindeki ışık huzmesini objektiflerinde görmeyi arzu edenler. Peyami Safa , Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda ; “ Beklemesini onlar kadar bilen yoktur. “ derken ‘bekleme sanatına’ münhasır bir hayatı yaşamaya vâkıf olduklarını ne de güzel ifade etmiş. Gecenin zifiri karanlığında , gündüzü bekler gibi sıhhati bekliyorlar. Cenâb-ı Hakk’ın , ‘şafi’ ismi şerifine nail olmayı bekliyorlar. Tüm dünyanın bir gün bu salgın hastalıktan ve salgın hastalığın getirdiği karantina , kısıtlama ve kurallardan düzlüğe çıkmayı beklediği gibi onlarda ; ömürlerinin karantinasından selamete erişecekleri iki cihan saadetlerini bekliyorlar. Kendilerine uzanan bir şefkatli el bekliyorlar. Ki uzatırsan onlara elini , senin de elini tutan olur biliyorlar. Yalnız bırakmayanların , yalnız kalmayacaklarını , dualarının içtenliği ile öğretiyorlar! Pencereden odaya sızan güneş olarak görüyorlar sağlık çalışanlarını. Onlar için en güzel aydınlık güler yüzle yazılan reçete ! Çünkü dermanı , sadece ilaçta değil vefada arayanlar ve bulanlar onlar.
Hem hastalar hem de hasta yakınları , salgın döneminde , alışık oldukları bir dünya düzeninin içindeler. Nihayetinde hasta , sağlığı el vermediği için ; hasta yakını da hastasına bakmakla sorumlu olduğu için kısıtlı bir hayat yaşayarak , tüm dünyayı evleri belliyor ve kendilerini her an karantina altında hissediyorlar. Buna mukabil ; imkanları doğrultusunda kendi küçük dünyalarının karantinasından , bir nebze olsun başlarını dışarı çıkarma imkanları da kısıtlandığı için ruhsal olarak daha zor süreçler geçiriyorlar. Kısıtlı yaşam koşullarında , bir saat evden dışarıda nefes alabilmenin değerini ve şükrünü onlar en derinlerinde yaşayanlarımız tartışmasız.
Belki de bu süreçte kurallara riâyet etmeyen , salgını ciddiye almayan insanlara ne kadar incinerek bakıyorlar ! En önemli vârisimiz olan ‘sağlığımızı’ koruma maksadıyla evde durmaktan sıkılmış , sosyal hayattan geri kalmış olanların bıkkınlığını gördükçe kim bilir çehrelerine nasıl acı bir tebessüm konuveriyor. Ne dersiniz ?
Bir tarafta salgına karşı bir hayli umarsız , ‘bana bir şey olmaz’ diyen bir kesim bir yanda da hem kendi sağlığını tehlikeye atmaktan endişe duyan hem de ‘taşıyıcı olabilirim’ düşüncesiyle sevdikleriyle arasına mesafe koymak zorunda kalan sağlık çalışanlarımız ve kronik hasta yakınları. Birde ; her gün korkutucu vaka ve ölüm tablolarını yataklarında dinleyen ve seyreden hastalar.
Divan şairlerimizden Sabit , “ Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir? / Mübtelâ-yı gâma sor kim geceler kaç saat” yani “En uzun geceyi ;işi onu hesaplamak olan müneccime (yıldız falcısı , astrolog ) ,
muvakkite (vakit uzmanları ) sorma; onlar bilmez. Gecelerin kaç saat olduğunu gâma tutulmuş olana sor. “ Amâ olan bilir görme nimetini , yürüyemeyene sor yürümenin şükrünü , konuşamayanın gözlerinden hâl dili ile anla konuşabilmek nasıl eşsiz bir nimet imiş , duyma yetisine mâlik olmayan anlatsın sana kuşların cıvıltısındaki , akan suyun şırıltısındaki tefekkürü. Evleri hastane olan , hastanelerin o ilaç kokulu koridorlarını , evlerinde ân be ân yaşayanlar bilir yağmurdan sonraki toprağın nefhasını. Ve’l-hâsıl ; her gün defalarca Covid-19 ve sâir hastalıkla mücadele edenleri sosyal medyalarda konuşturmak ne kadar da yerinde olurdu. Olur ya bir kişi ibret alır , sonra bir başka kişi derken cihân-şümûlün tedbiri ile ber-taraf olurdu bu felaket. Nitekim ; “Hekimden sorma , çekenden sor” demişler. Sanma ki sana uğramaz hiçbir hastalık ! Berât almadık doğarken , musibetler bizden ırak olsun diye !
Sözün özü Bediüzzaman’ın Hastalar Risalesi’nden gelsin o vakit :” Senin vücudun taştan , demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir.Gururu bırak , aczini anla, mâlikini tanı , vazifeni bil , dünyaya ne için geldiğini öğren.”
“Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibidir.” (Maide,32) ayeti çınlasın kulaklarımızda inşallah.
Hepimiz birer engelli ve engelli yakını adayıyız. Allah (c.c) öncelikle kalp engelinden muhafaza buyursun ve hastalıklardan korusun. Tüm ölmüşlerimize ve Covid-19 salgınında hayatını kaybedenlere Cenâb-ı Allah’tan rahmet , salgınla ve sâir hastalıkla mücadele eden hastalara şifa , başta sağlık çalışanlarına ve hasta yakınlarına da kolaylık ve sabırlar diliyorum.
“Hoşca bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen “
Zira ; “ Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi , olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”

Devamını Oku
İLKNUR ESKİOĞLU: ÖMRÜ KARANTİNA OLANLAR

Mahir ADIBEŞ: ZAMANIN ÜZERİNDEN GEÇİŞ

ZAMANIN ÜZERİNDEN GEÇİŞ
“Zamanın üzerinden geçerek çağı yakalayalım!” diyoruz ama öğle kolay olmuyor. Bu kaçış gibi olur, hazıra konmaktır ve geride çok meziyeti bırakıp heder olmakta söz konusu.
Kitap okumalarından yola çıkıp bakalım yol nereye varacak. Güzergâhımızda baba ocağı da var sömürgenin kucağı da. Gayri güzergâhı biz seçeceğiz.
***
Ülkemizde kitap okuyucularından şikâyet geldi, fiyatlar. Okuyucular bu konuda haklı, Ülkemizde kitap fiyatları çok yüksek. Kitabın okunmasını isteyen, aklın öne çıkmasına inanan aydın/yazar/yayın evi bu konuyu dikkate almak zorunda.
Kitap okuyucusunun bu konuda sesini duyurması zor görünüyor. Neden mi? Hemen anlatayım. Türkiye’de kitap, gazete, dergi okuyan resmi rakamlara göre %3 idi, son zamandaki açıklamalara göre bu oran biraz daha düştü. Bu oranın içinde kitap okuyanlar ise %1’in altında. Şaşırmadınız, zaten bunları biliyordunuz. Anlaşılan bu az okuyucunun kesesini kitap fiyatları etkiliyor.
Yazarın telif hakkı, kâğıt fiyatları, matbaa parası ve bazı giderler derken dört yüz sayfalık bir romanın masrafı bu günkü şartlarda on lirayı geçmez. Yayın evi bu kitabın üzerine kırk- elli lira fiyat basar. Dünya klasiklerini basan aynı yayın evi, sayfa sayısı aynı olan bir eşdeğer kitaba yirmi beş lira fiyatla satışa sunar. Günümüz yazarlarıyla klasikler arasında tek fark yazar telif ücretidir. Okuyucu da bunu soruyor, “Yerli yazarların kitapları neden bu kadar pahalı?”
Yayın evi ticari bir kuruluş, kazancına bakar, elbette. Burada söz konusu olan okuyucu kitap fiyatları yüksek günümüz yazarlarının kitaplarını okuyamıyor. Haklı tarafı var. Bu arada yayın evi de yüksek kârından vazgeçmiyor. Şimdi gelin bu denklemi çözelim; nasıl olacak?
Kültür Bakanlığı bu konuya el atmak ister mi? Neden olmasın? Bu iyi bir çözüm olur. Yalnız Türk Klasiklerini değil günümüz yazarlarının kitaplarını da desteklemesinde fayda var.
Peki, sadece konu bu diyebilir miyiz? Değil elbette! Kitap okuma oranında düşüş var ya da yükselmiyor onu görmezlikten gelemeyiz. Değişim diye kafayı takmışız da bu değişim değil dönüşüm! Bazıları buna “bozulma” diyebilir ya da bazılarının dediği gibi geriye gidiş; bu şu anlamda kullanılıyor sanırım cahilleşmek, ilkelleşmek.
Kâğıt kalitesini düşürüp, kapağı da cafcaflı yapmayıp fiyatları epeyim aşağı çeksek çözüm olur mu? Kitap okuma oranlarını etkileyeceğini pek sanmıyorum. Okuyan bir şekilde kitabı bulup yine okuyor. Biz de okumaya karşı yukarıdan aşağıya bir tepki var. Zaten toplumumuza okuyan insanlar dışlanmış gibi duruyor. Hiç çarşıda, pazarda, kahvehanede, parkta, otobüs durağında, trende, toplu taşımada kitap okuyana rastladınız mı? Nadiren dediğinizi duyar gibiyim. Türk Toplumunda okuyan nadir çıkıyor. Yani insanlar özünden uzaklaşıyor, düşünmüyor, hayal etmiyor.
***
Yeni nesil geçmişle ilgilenmiyor olabilir!..
Aslında, “dönüşüm/başkalaşım/yok oluş/özden uzaklaşma” topyekûn memleketin ihtiyacı olan bütün alanlarda olmakta.
O zaman hepsini etkileyen sebep/sebepler olmalı. Bu neyse bulup düzeltmek zorundayız.
“Değişim bütün dünyada oluyor,” diyerek olanları görmezlikten gelemeyiz. Bu konuda esen rüzgârları, zamanı, yıldızları, burçları, güneş ışıklarını da sorumlu tutamayız. Bunlar dışında sebepler aramak zorundayız. Böyle düşünürsek gerçeklerden kaçmış oluruz. Hayalci senaryolarla da meselelerimizi çözmek mümkün olmayacak.
Cehaletten kurtarmanın yolu okumaktan geçer. Oku da ne okursan oku. Yani asıl sıkıntı toplumumuzda okuma oranının çok düşük olması. Azınlık aydın kesim ile diğerleri birbirini anlamıyor. Bu durum toplumu bütün alanlarda etkiliyor.
***
Değiştiğini düşündüğümüz ve bizi rahatsız eden konulara isterseniz başlık olarak bakalım: Dil, ahlak, inanç, saygı, sevgi, huzur, sabır, sadakat, tembellik, sahiplenme, fedakârlık, yardımlaşma, çıkar, dürüstlük, benlik duygusu gibi daha çok sayabiliriz. Aslında biz bu değerleri kaybederken önemli bir ya da birkaç temel değerimizde bozulma olmalı ki bu kadar önemli etkilenme olsun.
Bakalım hangi değerlerde bozulma var: 1- Aile, 2- Sokak (çevre), 3- Okul.
Bu üç değer bizlere neyi hatırlatıyor?
“Eyvah” diye bir ses duyar gibiyim. Eyvah ki hem de ne eyvah…
Herkesin aklına “eğitim” geldi sanırım!
Öz değerlerimizi kaybetmişiz. Şimdi teferruatlarla uğraşıyoruz. Aile, sokak, okul çocuğun eğitim aldığı üç kutsal alan: Ana, baba, nine, dede/komşu/öğretmen.
Aile, dağınık. Anne, baba ayrı yaşamıyorsa ikisi de çalışıyor çocuk yuvada büyüyor. Nineyi, dedeyi tanımıyor. Büyük aileyi bırak küçük aile bitik.
Sokak (çevre), kalmadı. Komşuluk bitti, artık birbirinin külüne muhtaç değil. Sokak aralarında toprak arsalar yok, parka çocuklar başında bir gözetici olmayınca gidemiyor. Yazlığa gidiyor tanıdığı yok, yanından geçenle selamlaşmıyor. Büyük küçük anlayışı kalmadı.
Okul, çocuğun şekillendiği önemli yer. “Eti senin kemiği benim,” diye teslim edilir, güvenilirdi. Artık çocuklar öğretmeni saymıyor, ipin ucu kaçmış. Talebeler öğretmeni dövüyor. Veliler öğretmeni suçluyor.
İşte eğitimimizin bu günkü durumu ortada...
Bu olumsuz tablodan kurtarmak için kendi değerlerimize dönmek zorundayız. Elbette çağa ayak uyduracağız ama biz olarak, değişmeden, başkalaşmadan, değerlerimizi koruyarak. Elbette ilim bizim yitiğimiz nerede olursa gidip almak zorundayız ama öğle zamanın üzerinden geçip kolay ulaşım diye bir şey olmuyor. Onlar masallarda oluyor. Çalışarak, didinerek, azmederek yolumuza devam edeceğiz.
Değerlerimizden uzaklaşmamız, birçok meziyetimizi kaybetmemiz, çocuklarımızın yabancılara özenmesi biz duygusu olanları tedirgin ediyor.
Şimdi soralım kendimize; “Biz nerede hata yaptık/yapıyoruz?”

Mahir ADIBEŞ

Devamını Oku
Mahir ADIBEŞ: ZAMANIN ÜZERİNDEN GEÇİŞ

Dr. Vehbi KARA: Modern Köleliğin Sonu Kitabı

Modern Köleliğin Sonu Kitabı

ABD'den kitaplarım daha dün geldi. Korona salgını nedeniyle yayınevinin kargo şirketi, Türkiye ve Avrupa’da dağıtım yapamıyor. ABD’de bulunan bir arkadaşıma gönderdim sağ olsun o da bir şekilde bana ulaşmasını sağladı.

“The End of Modern Slavery” yani Modern Köleliğin Sonu kitabı; Bediüzzaman Said Nursi'nin "Beşer esir olmak istemediği gibi ecir olmak da istemez" sözünden esinlenerek kaleme alınmıştır. Zaten kitabın alt başlığı da bu sözdür.

Kitabın içeriğine gelecek olursak; günümüzde çok yaygın olan ücretli sistemin gerileyerek azalacağını sosyolojik ve tarihsel gelişmeler ışığında izah etmektedir. Ayrıca haftada birkaç saat ücretli olunmasının dahi modern bir kölelik olduğu anlatılmaktadır.

Kısaca ücretli dönemin insanların iktisadi olarak özgür olmak istemesiyle birlikte gücünü yitireceğini ve bunun yerine insanların çoğunun kendi işinin sahibi olacağını öngören bir çalışmadır. Elbette Bediüzzaman gibi büyük bir İslam aliminin eserlerini referans alarak incelemesi kitabın en güzel taraflarından bir tanesidir.

Eğer karton kapaklı kitabı kargo sorunu nedeni ile alamıyorsanız üzülmeyin. Amazon şirketi aynı zamanda 5 dolara elektronik kitap olarak da satış yapabiliyor. Bilgisayarınıza indirip okuyabilirsiniz. Kim bilir; belki de yarının dünyası hep bu usulle olacak.

İlginç bir husus da şudur: Bu kitabı neşrederken 1 sent dahi masraf yapmadım. Hazırladığım kitabı Amazon Şirketinin KDP isimli servisinin yönlendirmesi ile yayınladım. Bunun için ilgili internet sitesinden gerekli şartları yerine getirip uygulama programını yükledim.

Eğer editörler onay verirse kitabınız yayınlanıyor. İşlem çok hızlı ve kolay gerçekleşiyor. Bir haftada siz de yabancı bir yayın evinde kitabınızı neşredebilirsiniz. Yeter ki yayınlanmaya değer bir fikriniz olsun.

Bu yeni yayıncılık şekli geleceğin dünyasını anlamamıza da yardımcı oluyor. Güzel bir fikri olan insanlar yayınevlerinin peşinde koşmak zorunda kalmıyor. Yüksek paralar ödeyip maddi zorluklar içine girmiyor. Demek ki "paran kadar konuş" devri sona ermektedir. Bunun yerine "fikrin kadar konuş" devri başlayacaktır.

Elbette yaşadığımız yüzyıl Kuran'ın parladığı ve onu en güzel tefsir eden eserlerin öne çıktığı bir dönem olacak. Çünkü para ve iktidarın yerini muktezai hale uygun hareket eden ve konuşan insanlar alacak. Makamı ve parası olanlar yerine güzel sözü ve düşüncesi olanlar ön plana çıkacaklar. Onların sözü dinlenecek. En gıpta edilen meslek "belagat ve cezalet" olacak.

O halde Kelam-ı Ezeli olan Kuran-ı Kerim ve tefsirleri yarının dünyasını aydınlatacak diyebiliriz. Kainatın en şerefli insanı Hazreti Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın sözleri en güzel Kuran tefsiridir. İnsanlar Kuran ve hadisleri anlamak ve günümüze bakan yönlerini öğrenmeye çalışacaklardır.

Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri de çok büyük bir oranda imana, haşir ve nübüvvete (peygambeliğin gerekliliğine) aittir. Bazı mektupları ki; çok küçük bir orandadır, yöneticileri İslami hükümlere göre aydınlatmaktan ibarettir.

Günümüzde çok sorulan dini sorulara makul cevaplar veren bu eserleri okuyarak anlamaya çalışmak gerekiyor. Hatta çocuklarımıza okutmak, onların imanlarının güçlenmesine yardım etmesine vesile olmaktadır. Elbette manevi olarak güçlü yetiştirdiğimiz çocuklarımız; yarının dünyasında her bakımdan söz sahibi olacaklardır.

Rabbimden; Kuran ve hadisleri okuyup hayata geçirenlerden olmamızı ve rızayı İlahiye kavuşan kullarından eylemesini niyaz ederim, vesselam…

 

 

Devamını Oku
Dr. Vehbi KARA: Modern Köleliğin Sonu Kitabı

Mücahit GÜLER : Talip Hangi Sevgiye Talipsin?

Talip Hangi Sevgiye Talipsin?

Uzaktan sevmeye mi, yürekten sevmeye mi talipsin? İki türlü sevgi vardır. Birincisi uzaktan sevmek, ikincisi yürekten sevmek... ⠀

Uzaktan sevenler seni görünce yarım ağızla akıl verirler, derdin ile dertlenmezler. Dil ile seni sevdiklerini söylerler ama arkandan dedikodunu/gıybetini yaparlar. Uzaktan sevenler bir derdin olduğunda çözüm üretelim demek yerine ya derdini umursamazlar ya da seni kan bağına yönlendirirler. Bir etikete sahip olunca da sana değer verirler ve ağam paşam derler. ⠀

Yürekten sevenler fikir verirler, yol gösterirler, yol açarlar. Derdin ile hemhal olurlar. Hem yüzüne karşı hem de arkandan eksiklerini kapatırlar. Karanlığın gündüzü örttüğü gibi kusurlarını örterler. Güzel davranışlarını da güneşin yeryüzünü aydınlattığı gibi herkese gösterirler. Kötü zamanlarında seni yalnız bırakmazlar, çözüm üretmeye çalışırlar. İyi zamanlarında yoldan çıkmaman için nasihat ederler. Yürekten sevenler iyi zamanında da kötü zamanında da sana “KARDEŞİM” derler. ⠀

Talip bedel ödemeye hazır mısın? Yürekten sevmenin bedeli ağır olur. Sen insanları yürekten sevdikçe insanların çoğu seni uzaktan sevecek. Çakıl taşı kadar küçük meseleyi Everest dağı kadar büyük meseleymiş gibi yapacaklar. Sen ağaç olup onlara meyve vermek istedikçe onlar seni taşlayacak, sen onları serinletmek istedikçe balta ve keser ile seni kesecekler. Sen toprak misali fayda verdikçe onlar üzerine basıp basıp geçecekler. Onlar bastıkça sen daha çok güçleneceksin. ⠀

Eğer bedel ödemeye hazır değilsen yürekten seven insanı arama. Çünkü; herkes uzaktan severek yürek insanı arıyor, kimse demiyor ki yürekten seveyim. Talip arayanlardan olma, arananlardan ol...⠀

Hasedin, fitnenin, fesadın, gıybetin ve dedikodunun popüler olup normalleştiği bu çağda yürekten sevelim, insanların derdiyle dertlenelim. Kuyular kazmak yerine, kuyular kapatalım. Çamur atmak yerine, ellerini çamura bulaştıranları düzeltelim. Bataklıktaki sineklerle uğraşmak yerine bataklığı kurutalım. Bizi gören biz de İslam’ın güzelliğini görsün. 21. asrın yürüyen Kur’an’ı olalım. Bu pislik çağın bataklığını kurutmanın tek yolu asrı saadet ahlakını yaşamaktan ve yaşatmaktan geçmektedir. Rabbim, bizleri yürekten seven, yürekleri fetheden müslümanlardan kılsın ve yürekten seven, şahsiyetli ve karakterli insanlarla bizleri karşılaştırsın.

Mücahit GÜLER

Devamını Oku
Mücahit GÜLER : Talip Hangi Sevgiye Talipsin?

Mehmet Nuri BİNGÖL: Çığlığı Afakta Yankılanmayan Yazar” Olur mu?..

"Çığlığı Afakta Yankılanmayan Yazar” Olur mu?..

Eskiler ne güzel söylemişler:” Geçmiş zaman olur ki hayâli Cihan değer.”
Mısra, “ mübalağa” sanatıyla olsa da bir hakikatı izah ettiğinden mühim... Mazide kalan günlerde, bugüne ve meselelerine pencere açan öyle müstakim dersler var ki dünya malından bile değerli...

Hayalim bir an gerilere kaydı meseleyi düşünürken. Mesele nedir derseniz, apaçık. En büyük meselelerimizden biri, “ belağat.” Yani “tebliğ” ederken “beliğ” olamayışımız yüzünden düştüğümüz ayak sürçmekeri...

Sene 1982… Bahar yaşadığım şehrin parklarına, kırlarına, korularına, mesire yerlerine ve – o zaman- şehrin en yeşil mekânları cami avlularına baskın vermiştir. Her taraf iğde kokarken, erguvan ağaçlarının rengi gözlerimi almakta. Çok denememde “erguvan” kelimesini kullanışımın asıl saiki belki de o günlerdir, bunu bilemem.

Hocam Mehmet Kaplan’ın tavsiyesiyle yaptığım okul bitirme tezinin nihayetine güzel ve mânalı bir düğüm atmak için Rahmetlik Buğra ile telefonda randevulaşmış, verdiği adrese gidiyorum. “Sahaflar”ın o adı gibi sahife kokan iklimini geride bırakıp, civardaki yayınevine girmiş ve şu ifadelerin de bulunduğu röportajı yapmıştım.

“Nerede doğdun, nerede okudun, kaç fakültede okudun, bunlar hep bilinen şeylerdir. Şunu söyleyeyim; benim hayatımın özeti 1938’le 1950 yılları arasıdır. İsteyen serserilik yılları desin, ben ona “kendimi arayış” diyorum.
O yıllarda ben kendimi aradım ve buldum. Çok şükür buldum. Fakültelerden kopuşum bu yüzdendir, politikadan kaçışım bu yüzdendir, bana serilen imkânlardan kaçışım bu yüzdendir; sırf kendimi kurtarayım, kendimle kalayım, bana kimse yol göstermesin, yapmak istediğimi engellemesin, yapmak istemediğime zorlamasın diyedir bu kaçışlar. Ben hayatımı bu şekilde özetliyorum.

Bir gün bana bir zat, çok önemli ve kuvvetli bir zat: “Tarık Bey, siz istemesini bilmiyorsunuz.” dedi. Yakındır bu olay. “-Yooo, ben isteyebilirim,” dedim; “istemesini iyi bilirim. Ama kaybolmasın diye çırpınacağım şeyi istemem ben,” dedim. “Anlatabildim mi?”
Bir ödül için kendini satan adam yazar değil, insan bile olamaz. İnsan olmadan da yazar olunmaz. Bağımsızlık lazım. Sıradan bir insan değildir yazar. Bunu politikacılar kabul etmez. Politika uydusu yazarlar kabul etmez, fıkra yazarları kabul etmez, eleştirmeciler kabul etmezler bunu… Ama, gerçek yazar sıradan bir insan değildir. Ona ihtiyacı vardır toplumun. Bu ihtiyacı duyan toplum yükselir. Bu ihtiyacı karşılayan insan kazanır.” (BİNGÖL M. NuriTarık Buğra’nın Romanlarını Bir Tahlil Denemesi, İ.Ü. Bitirme Tezi, no:18976; Türk Edebiyatı Dergisi, 1986, Kasım sayısı; Tarık Buğra’yla Söyleşiler, Mehmet Tekin, Çizgi yayınevi…)

Bu iktibası şu yüzden yaptım: Ne adına olursa olsun, eğer karşıya okuyacak bir nesne – ya da metin- sunmak istiyorsanız, onu “belağat”ın kaideleri içinde kalarak takdim edeceksiniz. Hitap ettiğiniz “kitle” eğer insansa – ki o nevden ayrı bir okuyucu taifesi yoktur!- o “marifet”i takdim ederken, en lüzümlu yola süluk edeceksiniz. Bunu yaptıktan sonra, “bizi kimse dinlemiyor” gibi bir şikayetin – ya da bahanenin- bir mânası belki olur.

İnsanı unutmayalım, gözden ırak tutmayalım. Onu ve onları görmezlikten gelmek, hatta “gayya-yı adem”e yuvarlamak, şimdiye kadar kime ne kazandırdı? Birilerine “ödül” belki, at gözlüğü takan belli bir “zümre”nin yanında şan ve şöhret...

O da mümkün. Ya sonra?..
İnsan unutulur ve gözden ırak tutulursa – inanınız- her şey olur? Pek çok husus takla atmaya, belki de perende atmaya kalkar.

Hani Rahmetlik Necip Fazıl’ın dediği var ya. Hazret’e soruyorlar; “ Ayağa kalk Sakarya dediniz. Bunu anlayan oldu mu?” “Evet, biri anladı ve dinledi. Ama ayağa değil, amuda kalktı o da…” Aslında kedi iken kendini aslan gibi göstermeye kalkan her edip, insanı ve onların beşeri zaaflarını, beşeri yönlerini es geçiyor demektir. Yazdıklarınızı kime okutacaksınız o zaman? Hiç kaale almadığınız insanlara mı?

Böylesi bir hal neyi mi doğurur? Bildirilerin adı makale olur, sloganların adı başyazı… İnsan görmezlikten gelinirse roman ise “destan”dan ayrılmayan bir ucube olur? Uzun propaganda konuşmaları, tiratları, sefalet ya da esatir sahneleri, üç beş hissi söz, bir kaç tumturaklı nutuk el ele tutuşup roman diye önümüze sürülür, yeni tabirle “dayatılır.”

Demeden yapamayacağım; bir metin tahlilci – hele bu metin usuliddin kaideleriyle mâna verilmesi şart olan dini, imani bir metinse- ya da “yorumcu”, eğer ele aldığı mevzuyu sadece, – la teşbih, yağsız tuzsuz pilav misali- bir üslupla işlerse, hakikata ya da “o ilhami esere” karşı kocaman bir kabahat işlemiş, ona karşı , görülmesine “mani olan” kalın bir perde çekmiş olur.

O perdeyi sıyırabilecek bir “muharrik fikri” bekle bekleyebilirsen?.. Yok eğer ben bildiğimi – ya da anladığımı- derim, üst yanına karışmam- “ o Allah’ın vazifesidir.” denirse, “ tevekkül” hakikatının da aksi istikametini tutturulmuş olur; “dun-himmetli”ler sınıfına adım atarız.
Bazıları eğer bunu gereksiz buluyorsa, Üstad’ımız (Rah)nın pek çok ifadesinden tek birine bakmamız gerekecek demektir.

“…kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Safiye’yi kafiyeye feda etmek tarzında hakikatın suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitabda en âlî hakikatlere, en müşevveş bir libas giydirdim. Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız manayı düşünüyordum. Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen şuaraya tenkidimi göstermek istedim. Sâlisen: Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey kari’! Ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme! Yırtık üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..” ( Sözler, 693)

“Fakat ey kari’! Ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme!” tabiri – bence- anahtar cümledir. Ama bir tesbitimi de diyeyim ki bu ifadeleri Hazret, o yüksek “tevazuundan” demiş olsa gerek. Çünkü hem bu girişten sonraki Lemaat eserinde, hem de Nur Külliyatı’nın bütününde öyle üsluplar kullanmıştır ki, Risaleler’in neden bu kadar çok okuyucu bulmasının sebeplerinden birini daha açıklıyor.

“Ettekrarü ahsen…” sırrıyla yine diyeceğiz. Bazılarınca “münevver” diye bakılan bir ehl-i kalem, mevzuyu tek yönlü ve “at gözlüğü” takmış bir mantıkla – akl-ı selimle değil- ele alacaksa , bir şeyler karalamasına gerek kalmaz; kendi “hayali arkadaş”ı ile geçinip gitmesi daha yeğdir. hiç olmazsa başkasına fikren ve itikaden – insnç yönünden- bir zararı dokunmaz. Hem daha kolayı var! Ele aldığı mevzu ile alakalı eser isimlerini, sayfa numaralarını verirsin, olur biter! Nasılsa çok insanın evinde “Külliyat” vardır, satırlara bakarak seslendirmek de mest edici bir haldir!

Devamını Oku
Mehmet Nuri BİNGÖL: Çığlığı Afakta Yankılanmayan Yazar” Olur mu?..

Prof. Cahit KURBANOĞLU : ASANSÖR VE UZAY ASANSÖRÜ

MUCİZE HEDEFİNDEKİ TEKNOLOJİNİN DİLİ

 
ASANSÖR VE UZAY ASANSÖRÜ

Bugün toplum hayatının vazgeçilmez teknolojik imkanlarından birisi de tartışmasız asansörlerdir.

Bunlar insan, yük, inşaat, otomobil ve uzay asansörleri diye sınıflandırılmaktadır.

Bu görevi, yatay, eğimli ve düşey yol alarak gerçekleştirmektedir.

Bugünkü bu alanda çalışmaların en orijinali uzay asansörleridir.

Gezegenler arasına irtibat kurmak için projelerle ve küçük uygulamalarla yavaş yol almakta ve sınırlı yükselmektedir.

Bu tarz yolculukta daha çok uçan elemanlar kullanılmaktadır. Uzaya halat bağlamak ve kabinin yükselmesinde sürtünmeleri yenmek, büyük maliyetler gerektiriyor.

Bu asansörlerle hızlı yol almada, ivmenin insanın ergonomik yapısına zarar vermemesi gerekiyor. Hem yükselecek, çok hızlı yol alması gerekiyor ve hem de o hızdaki ivmeye dayanmak gerekiyor.

Bizim binalarımızda bir kat için kat edilen zaman, kulelerde iki nokta arasında geçen zamana eşit ve ivmesi de insanı rahatsız etmiyor.

Bir 15 katı 1-2 dakikada kat ediyorken Dubai’de, Münih’te ve Pekin’de 150-250 kat arası mesafe aynı zamanda alınıyor ve rahatsızlık vermiyor.

Asansörler nakilde kullanılırken, maliyetinin kendisini, bakım yapmadan amorti edecek şekilde projelendirilmelidir. Yoksa insan yürür ama asansöre binmez. İnsanın yürümesini ve enerji harcamasını keserek, aynı zamanda da yatay, eğik ve düşey hareket bağımsızlığını sağlamalıdır

Buna bu kadar yer vermemin sebebi bizim peygamberimiz, ahir zaman ve son peygamber, Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam Miraç’ta bu ulaşım vasıtalarının kullanacağına dair bir mucize göstermiştir.

Peygamberimiz ASV Miraç’ta önce Kudüs’e yatay, sonra Sidret-ül Müntahaya düşey yükselmektedir. Bunu asansör mekanı ile  bire bir bağlantı kuramayız. Ancak ümmeti için ilham kaynağıdır.

Başta demiştik ki peygamber mucizeleri tarihi hikayeler değil, ümmetine o alanda ilham kaynağıdır.

Neden uzay asansörü yapılamasın?

O asansörü kaldıracak, yürütecek ve durduracak Allah’ın adetullah kanunlarıdır. O halde bilime düşen bu kanunları iyi öğrenip uygulamaya koymasıdır.

(resim)
 
Uzay Asansörü

Prof. Dr. Cahit Kurbanoğlu

 09.08.2020

Devamını Oku
Prof. Cahit KURBANOĞLU :  ASANSÖR VE UZAY ASANSÖRÜ

Murat GÜLŞAN : MURAD-I HAYAL

MURAD-I HAYAL
Öğlen namazı çıkışı Devati hazretlerinin camisi avlusundaki çay ocağına girdim
__ Selamun aleykum, kardeş bana bir çay verirmisin? Diyerek masasında gazete olan yere oturdum. Türkiye gazetesiydi gazeteye öylece göz atıyordum mis gibi kokan taze çayımda geldi o an. Şekerini atıp karıştırırken gazetemi okumaya devam ettim. Ben öylesine dalmışım ki çayın nasıl bittiğinin farkına bile varamamışım.
__ Esselamun aleykum, diyerek bir yaşlı aksakallı bey amca, müsaade isteyerek oturmak istedi masama.
__ Estağfurullah buyrun efendim diyerek yer gösterdim.
Kendisi çaycıya seslendi __ Hacı bize iki demli çay.
___ Eee evlat ne okuyorsun ne var haberlerde, diyerek ilk sözü attı.
___ Valla amcacığım ülkenin durum sıkıntılı maalesef ki zorlu dönemden geçiyoruz dedim.
___ Nerelesin, ne iş yapıyorsun dedi.
___ İzmirliyim otomotiv fabrikasında çalışıyorum. İstanbul benim manevi başkentim.
Buralara o atmosferi solumaya, taa Osmanlıdaki o günlere geri gidecekmişim gibisine geliyorum.
Bu arada nefis çaylarımız gelmişti, amcanın tabağında limon gözümden kaçmadı. Belli ki buraya devamlı gelenlerden.
___ Maalesef ki dinimizi kullanıp çok sahtekarlar var piyasada diyerek konuya girdi ak sakallı amca.
___ Nasıl yani dedim,
____ Aç tavuğa Darı atarsan darıları yiye yiye düştüğü tuzağı fark etmez dedi.
_____ Doğru dedim,
____ İşte gençlerimiz ilim öğrenmek için ALLAH dostudur, onunla birlikte olayım duasına mazhar olayım düşüncesiyle bunların tuzaklarına bilmeden düşüyorlar. Dedi
Ve devam etti,
___ Kimi peygamber ile görüştüğünü kimi seçilmiş bir kul olduğunu, kimi de mana alemi’ nin sırlarına vakıf olduğunu söyleyerekten insanlarımızı maalesef ki kandırıyorlar. Dedi.
Ben şok şok Şok..
Adeta beni anlatıyordu..
Amcayı biraz daha açayım diyerek safizane olarak sordum,
___ Mesela amca nasıl yani dedim.
Başladı anlatmaya,
___ Mesela dedi adam ya kerametmiş gibi göstererek ilginç bir durum gösterir sihir yapar yada önceden tezgahlar yapacağını, yada bir kitap yazmıştır ayet ve hadisi kullanarak altını üstünü doldurup kelimelerle oynar. Bu dinleyene cazip gelir ve kendini ona kaptırır.
Vay be bu adam mübarek der etkilenir. Halbuki bilmez nereye çekildiğini.
Tam ben olayın akışına kendimi kaptırmış elim çenemde dikkatlice dinlerken çaycı,
___ Çayları tazeleyeyim mi Mustafa amca dedi.
Bu arada isminin Mustafa olduğunu öğrendim.
__ Tazele demli olsun dedi.
Anlatırken ne cemaat ne şahıs ismi vermiyor ama dinlemek istediklerimi anlatıyordu adeta.
Bu arada cep telefonunu sessize aldı herhalde yada bir şeye baktı, bende hemen aklıma geldi bu güzel muhabbet yarıda kesilmesin diye telefonu uçuş moduna aldım.
Çaylarımızda gelmişti yine tabağın kenarında dilimli küçük limon parçası.
___ Evlat dedi, kimi başlar rüyasını anlatmaya kimi yaşadığı garip olayı, işte o kişi için istenilen tüm malzemeler geliyordu bir bir ona ve anlatılanlar üzerinden ayetlerden, hadislerden karşı tarafın duymak istedikleri hoş sözleri mana yükleyerek onları överek başlar anlatmaya. Karşısındaki kişi dinlemekten mest olur adeta, teslim olurcasına iyiden iyiye kendini kaptırır kendinden bir şeyler bulur anlattığı hocasından. Diyerek anlatmaya devam etti.
____ Karşısındaki insana güler yüzlü iyi davranarak onu mest ederken, yalnız kaldığında da ucuz basit küçükte olsa ona hediye verir dedi.
Yahu bu adam bizi anlatıyor sanki dedim içimden.
__ İşte o hediyeyi alan kişi artık onun tamamen kontrolüne girmiştir artık dedi.
Çayından bir yudum aldıktan sonra devam etti,
__ Onların yanlarında mutlaka sağ kolları vardır ki asıl hurafi olayları onlar anlatır, hemde ne anlatır ballandıra ballandıra inanarak halle, kelamla..
Ve böylelikle müritleri yavaş yavaş oluşur. O insanlarda kullanılmaya hazırdırlar. Tam teslimiyetle. Diyerek beni derin düşüncelere salmıştı. Adeta şok yaşıyordum ben hiçbir şeyden bahsetmeden her şeyi anlatıyordu ak sakallı bey amca.
Tabi bu arada saatler geçiyor ikindi vaktine yaklaşıyorduk,
___ Eyvah dedim, İkindi Namazında Valideyi atik camisinde Ferhat ile buluşacaktım.
Kendisinden müsaade istedim çayların ücretini öderken ısrarla çaycıya çayları ben ödeyeceğim demesine rağmen zorlada olsa ben ödedim hesabı.
Vedalaşırken şu okkalı cümleler döküldü dudaklarından
_Evlat Darı’ dan örnek verdim sahte hocadan bahsettim, sakın ola ki bunlara aldanma sen var git yoluna yola çıktığın ER’ lerle muhabbeti kesme birlik ve beraberlik içinde olun Kadın erkek demeden
Hal’den anlayan, güvenli , her şeyi kaydeder gibi Kuddusi dedenin torunlarıyla asker gibi ol var git yolun açık olsun davan kutlu TÜRK’ lüğün MANEVİ’ yatlı olsun dedi.
Teşekkür ederek hızlıca oradan ayrıldım telefonumu normale almıştım ki telefon çaldı arayan Serkan Keleş’ ti daha cevap veremeden nasıl olduğunu bilmeden Valideyi atik camisi bahçesinde buldum kendimi. Tam ferhat’ a bakacaktım ki ak sakallı Mustafa amca Takım elbiseler içinde son derece şık vaziyette caminin önünden geçip gitti ben şaşkın bakarken ardımdan biri bağırıyordu
__ Murat murat kalk sabah oldu yataktan fırladım kan ter içinde sırılsıklamdım.
Meğerse gördüklerim bir rüyaymış. Vay be dedim o gün olayın etkisinden kurtulamadım çok etkiledi bu rüya beni.
Murat Gülşan

Devamını Oku
Murat GÜLŞAN : MURAD-I HAYAL

Eyüphan KAYA : Başkan Şentop’a Katılmıyorum!

Başkan Şentop’a Katılmıyorum!

Sevgili dostlar İstanbul Sözleşmesinden bahseden biri eğer “kadın erkek eşitliği sağlıyor veya kadına yönelik şiddeti önlüyor” gibi ifade kullanıyorsa onu pek dinlemeyin çünkü bu iki ifade sözleşmenin içeriğini kamufle ediyor.
Bakın içinde ne var?
1-Aile fertlerinin birbirine karşı sorumluluklarını reddediyor. Baba kızına ya da eşine nasihat edemez, yanlış yaparsa ona bağıramaz; psikolojik şiddettir, şikayet konusu olsa erkek evden uzaklaştırma alabilir.
2-18 yaşından küçük kız çocuklarını Kadın olarak tanımlayıp gayri meşru beraberliği onlar için bir hak olarak görüyor,
3-Evde karı koca dışında partner adı altında üçüncü bir yabancının bulunabilmesine imkan veriyor,
4-Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile kadın ve erkeğin insanlık tarihi boyunca yerine getirdikleri rolü değiştirmek istiyor, cinsel eğilimi kişiler için bir hak olarak kabul edip eşcinselliğe/pedofiliye kapı aralıyor.
5-Kadın erkek arasında bir sorun oluşmuşsa uzlaşmak için arabulucunun araya girmesini yasaklıyor,
6-Kadına yönelik şiddetle ilgili örf, adet, gelenek, namus ve din adına süre gelen normlara karşıdır, bu değerlerin kökünü kazmak lazım diyor.
7-Şimdiye kadar şiddeti fiziki müdahale olarak biliyorduk, buna ekonomik şiddet, psikolojik şiddet ve cinsel şiddet gibi sınırı nerde başlayıp nerede bittiğini bilemediğimiz bir hale sokuyor.
Daha içinde birçok sıkıntı var da ben bu kadarıyla yetineyim, bari midemiz bulanmasın.
Sadece bu sıkıntıları göz önünde bulundursak dahi bu sözleşmeden bir an evvel çıkmamız gerektiği gibi üstelik tamamen iptal edilip İstanbul ismiyle anılıp bu mübarek şehre leke sürmesi yüzünden kökten iptal edilmesi lazımdır diye düşünüyorum,
Gel gör ki TBMM başkanı Mustafa Şentop İstanbul Sözleşmesi konusunda şu talihsiz ifadeyi kullandı.
“Sözleşmeden çıkmayı zorunlu hale getiren bir durum olduğu kanaatinde değilim.”
Ben de Başkanıma soruyorum acaba bu toplumsal cinsiyet eşitliği neden 25 defa sözleşmede geçiyor?
Bunun kadına yönelik şiddeti önleme ile ne alakası var?
Bu sözleşmeyi savunanlar neden cinsel eğilim kavramını gizleme ihtiyacını hissedip mecbur kalmadıkça dile getirmiyorlar?
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ile kadın erkek tuvalet ve banyo birliğine kadar olan taleplerini neden saklıyorlar?
Meclis meclisse halkın taleplerine kulak kabartmak durumundadır.
6284 numaralı yasa yüzünden milyonlarca insan birbirine girdi, yüz binlerce yuva dağıldı. Ne zamana kadar buna seyirci kalacağız?
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın kafasını karıştırmak için niye birileri tereddütlü konuşuyor?
Macaristan, Rusya, Ermenistan, Azerbeycan bu sözleşmeyi kabul etmediklerine göre, Polonya bu sıkıntının farkına vardığına göre, bize ne oluyor ki bir ileri iki geri yapmak durumunda kalıyoruz?
Bence Başkan Şentop bu açıklamasını tashih edici bir açıklama yapması lazım. Yoksa tarihi bir gaf olarak kalacak bilmesinde fayda var.
Mehmet Akif Ersoy’un istiklal marşında dediği gibi;
“Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli,
değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.”
desek de şu anda düşman İstanbul Sözleşmesiyle sinsi bir tarzda hem mahremimize hem mabedimize müdahale ediyor.
Siz siz olun bu halka yanlış yapmayın, bu halk sandıkta bir hamle yapar, sizi sırt üstü düşürür haberiniz ola.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 41.maddesi gereği Aile yapısını korumak ve kollamak devletin göreviyken vatandaş olarak bu sözleşmenin meydana getirdiği/getireceği tahribata karşı sessiz kalamayız.
Türkiye Aile Meclisi olarak bu konuda gerekli izahı yapıyor, sorumluluğu sözün sahibine bırakıyoruz.
Selam ve selametle kalın.

Eyüphan KAYA

Devamını Oku
Eyüphan KAYA : Başkan Şentop’a Katılmıyorum!

AYDIN BENLİ: EVİMİZDEKİ  SOSYAL MEDYA TEHLİKESİ

EVİMİZDEKİ  SOSYAL MEDYA TEHLİKESİ

Kıymetli okurlarım; 

Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle, özelimiz bitti ve  genel oldu. Türkiye genel olarak internet kullanımında; Dünya da, nüfusa göre 46.395.000  kullanıcı ile on altıncı oldu. Dünyada Birleşmiş Milletlere üye Vatikan ile birlikte 193 ülke var, tanınmayan Ülkelerle 206 bulmaktadır. 


Dünyada internet kullanma sırasına göre, 206 Ülke arasında 16. sıradayız. İnternet bilgiye hızlı erişimin en kolay yolu ve yöntemidir, bütün bilgilere anında ulaşa biliyoruz ama sosyal medyalar bilgi kirliğinden geçilmiyor, nasıl reel hayatımızda çöpler toplanmazsa etraf pis koku ve kötü görünümde oluyorsa, sosyal medyada bu böyledir. 


Bizler sosyal medyaları gereği dışında kullanıyoruz. En popüler uygulamalara baktığımızda, tiktok , facebook, instagram, twitter, you tube ve diğer sosyal ağlar üzerinden bilinçsizce yaptığımız paylaşımlar hayatımızın her anını özelimizi ifşa etmekte, örf adet ve ananelerimizi yok etmektedir. Özellikle bu sosyal ağları gençlerimiz kullanmaktadır. 


Eskiden bir sofraya oturduğumuzda, Besmele çekerdik, şimdi hemen fotoğraf çeker olduk. İnsanlarımızın işi gücü Tiktok videosu çekip kendilerini sinema sanatçısı gibi tanınmayı, en çok beğeniyi almayı amaçlayarak kendilerini kılıktan kılığa sokmaktalar, bu video çekimlerinde yaşlı anneleri ve çocukları da gülünç duruma düşürerek izlenmeyi artırmak için her türlü rezilliği yapmaktalar. Meşhur olmak ve tanınmak için şarkı söyleyeninden tutunda, dans edenine, komedi diye kendilerini rezil duruma düşürenlere kadar, her şeyi bir like (Beğeni) uğruna her şeyi yapar olduk. 


Sanat ve sanatçı çok değerlidir ve kıymetlidir, bu sanat değil rezilliktir, bırakın sanatı sanatçılar yapsın. Bir birlerinin paylaşımlarını beğenmeyen olursa küs olup konuşmayanlar bile var. Yeni bir paylaşım yaptıklarında bir birlerini arayıp şu yorumu yap diye hazır yorum yaptıranlar bile var. Sosyal medyada bütün hayatlar çok zengin ve gösterişli, Herkes Evliya ve ilahiyat Profesörü, herkes bilim insanı ve siyasetçi olmuş. Herkes mükemmel ise kötü kim, bu kadar üzülen insanları kim üzüyor. 


Bu sosyal medya fenomenliği artınca asayiş olayları, kadına karşı şiddet ve diğer suçlarda artışlar oldu, aman dikkat evimizde büyük bir tehlike var!!! Her yerde sahte hesaplar var, kötü niyetli insanlar çok.  


Sosyal medyadan yazdıklarımıza, çizdiklerimize dikkat edelim yoksa başınız belaya gire bilir. Özellerimizi bir beğeni uğruna insanların gözüne sokmak için ifşa etmeyelim telafisi olmayan sorunlar açar, toplumsal yıkıma uğrarız. 


Siz kıymetli gençlerimiz Türkiye'mizin gururusunuz, geleceğisiniz bizler sizi beğeniyoruz, bırakın başkaları beğenmese de, like atmasa da olur, bir beğeni uğrunu özçekim uğruna ölen insanlarımız var, nereye gidiyoruz?
 Allah'a ısmarladık, hoscakin.

Aydın BENLİ

Siyaset Bilimci, Şair ve yazar

 


Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

Devamını Oku
AYDIN BENLİ: EVİMİZDEKİ  SOSYAL MEDYA TEHLİKESİ