Hakkında
Henüz açıklama eklenmemiş!
Henüz albüm eklenmemiş!
Sayfalar
Henüz sayfa eklenmemiş!
Gruplar
Henüz grup eklenmemiş!
Etkinlikler
Henüz eklenmiş etkinlik yok!

DARBE, İKTİDAR, ADALET VE MERHAMET!

Ülkemiz, büyük bir darbe felaketinin eşiğinden döneli tam bir yıl oldu.

Darbeci vahşiler nihayet başarısız oldu ve kara bir yılan gibi deliklerine çekildiler; kimileri ise zaten deliğe atıldı, atılacaktır.

15 Temmuz darbesinin sosyolojik bir dayanağı var mıydı?

Pek tabi ki bu sözde dayanak Erdoğan’ın ilk iktidar yıllarından itibaren sözde jargon, argüman ve binbir gerekçeyle kamuoyuna pompalanıyordu!

Şöyleki:

Demokrasilerde muhalefet bir haktır ve bu hak her türlü siyasal ve hukuki gerekçelerle güvence altındadır.

Demokrasilerde yönetimin kaynağı kaynağı halktır ve halk yönetime kimin geleceğini yasal süre(ç) içerisinde belirlenen seçimler ile belirler.

Ayrıca malumdur ki yasal ve meşru yollarla iktidara gelen bir parti bu sayede her türlü sorumsuzluktan kurtulmuş olmuyor aksine yine yetkisini belirlenen hukuki dayanaklara uygun bir şekilde yerine getirmek zorundadır.

Muhalefet de iktidara karşı vereceği mücadelede belirlenen yasal dayanaklara uygun bir şekilde politika geliştirmek zorundadır. İktidar meşruiyetini hangi yasa ve kanunlardan alıyorsa pek tabi ki muhalefet de aynı şekilde meşruiyetini bu mezkûr kanun ve yasalara dayandırmak zorundadır.

Erdoğan bütün yetkilerini yasaların belirlediği normlar çerçevesinde halktan almıştır. Halk bu yetkiyi aralıksız bir şekilde tekrar tekrar Erdoğan’a teslim etmiştir. Muhalefet kadrolu bir istihdam gibi yerinde sabit kalmıştır.

Erdoğan’ın halktan aldığı yetkileri devredeceği yegane makam yine halkın kendisidir.

Bu yetkiyi alma ve devretme aracı, yeri, zemini seçimlerdir.

2002 yılından beri bu denklem içinde bütün meşru seçimler Erdoğan’ın galibiyetiyle sonuçlanmıştır.

İktidara gelemeyen ve Erdoğan’ı iktidardan meşru yollarla indirmeyen bir muhalefet gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Erdoğan’ın meşruiyetini demokratik meşru yollarla sarsamayanların bazen açıkça, bazen de örtük bir biçimde neler dillendirdiklerini hatırlayalım;

Diktatör Erdoğan!

Nato Türkiye’ye müdahale etsin!

Bu süreçte albay olsaydım daha yararlı olurdum.

Şafakta basıp, sabah asacaklar.

Ordu göreve vs. vs.

Ve en son 15 Temmuzda barbarca bir saldırıyla darbe ve katliam teşebbüsü…

Erdoğan’ı besleyen sosyoloji toplumsal gerçekliğin kendisidir. Bu toplumsal gerçekliğin tarihsel dinamiklerini, düşünsel temellerini, küresel realiteyle kurduğu güçlü iletim dilini anlamadan Erdoğan’ın şahsına indirgenecek her analiz muhtemelen Erdoğan muhaliflerini paranoyak bir zihne mahkûm edecektir.

Düşünebiliyor musunuz, bu ülkede darbe oluyor ve bir gün sonra ekonomik hayat kaldığı yerden, kökten sarsılmadan kaldığı yerden yoluna devam ediyor.

Bu durum Türkiye tarihinde Erdoğan hükümetinin kurduğu güçlü bir ekonomik sistemin varlığının işareti olarak okunamaz mı?

Türkiye’de darbenin ne ekonomik, ne sosyal, ne kültürel ne de stratejik sosyolojik karşılığı yoktu.

Darbeciler kaybettiler. Onları destekleyenler muhtemelen bu şanslarını darbeyi destekleyen insanlar ile ilgili yapılacak çalışmaları baltalamak için insan hakları, masum çocuklar, annesinin kuzusu vb replikler üzerinden dinç tutmaya çalışacaklardır.

Şu bir gerçek ki 15 Temmuz 2016’da Türkiye büyük bir türbülans yaşadı.

Devlet ve hükümet refleksiyle büyük silkelenme, silkeleme politikalarına geçildi.

Darbenin sosyolojik bir temeli yoktu ama belli ki darbe teşebbüsünde bulunan bir tertip heyeti vardı.

Devlet, kendisine uzanan bu eli kıracak hamleler yapacak belli ki.

Ancak bu büyük savrulmalar ve türbülanslarda ezilen insanların varlığı bir gerçektir.

Devlet 17 aralık operasyonuna gelinen zaman dilimine kadar bu melun örgüt ile meşru kurumlar üzerinden meşru sınırlar içinde ilişkiye ve iletişime geçmiş insanların ekmekleriyle oynamamalıdır.

Hükümetin darbe teşebbüsü ve tertibi içinde olan hiç kimseyi affetmek gibi bir lüksü yok ama tek bir insanın haksız yere ekmeğinden edilmesi lüksü de yoktur.

Temel haklar ertelenemez, askıya alınamaz.

Darbeye karşı daha büyük bir darbeden çok, çok büyük bir merhamet ve adalet duygusuyla hareket edilmelidir.

249 insanımızı bir gecede katleden büyük bir katil sürüsüne karşı pek tabi ki merhamet edilemez.

Ancak bu katil sürüsüyle ilişkilendirilecek insanların çok somut, iradi davranışları ve eylemlerinin olduğu görülmeden de insanlar darbeci olarak mimlenmemelidir.

Bu katil sürüsünün değişik kurumları içinde zamanında değişik insani çalışmalar yapıp da bu alçakça darbenin olabileceğine dair herhangi bir fikri ve eylemi olmayanların muhakkak bu katil sürüsünden ayrı bir şekilde değerlendirilmesi adaletin ve merhametin bir gereğidir.

İktidarın adaletten taviz verme lüksü yoktur. Olmamalıdır.

Nasıl ki o katiller cezasız kalmamalılar ise

Twitter: @zekeriyamenak

E-mail: zekeriyamenak@gmail.com

Devamını Oku

3. DÜNYA SAVAŞI NEHRİNE DOĞRU AKARKEN...

Dünya sanki koşulları hızlıca oluşturulan bir 3. Dünya savaşına doğru akıp gidiyor. Büyük devletlerin büyük kapışmaları Müslüman coğrafyasında gözle görülür bir hareketlilik ile adeta ben geliyorum dercesine gözümüze gözümüze görüntü sinyalleri gönderiyor.

Rusya  Suriye’de büyük bir ordu biriktirmeye devam ediyor.

ABD zaten sömürgesi haline getirdiği Irak’a Suriye topraklarını da ekleyerek daha güçlü, nicel ve nitel olarak geliştirilen askeri birliklerine savaş gemileriyle yoğun bir takviyeye devam ediyor.

Bu işin en ilginç ayağı İngiltere: İngiltereli siyasetçiler Dünyada siyasi mesajı sözleriyle vermekten kaçınan müstesna bir ülke!  Bütün siyasi gelişmeler, yeni askeri hareketlilikler, büyük siyasi kopmalar her hâlükârda İngiltere’nin siyasi egemenlik alanlarını genişletirken, eski  egemenlik alanlarındaki hakimiyetini de adeta pekiştiriyor.

İngiltere’yi yönetenler gerçekten Dünyada kamuoyuna en az konuşan, en az siyasi demeç veren ülkelerin başında geliyor. Yaptıkları ülke ziyaretlerini sessiz ve sedasız bir şekilde gerçekleştiriyor.

Bir kraliyet ailesinin dünyaya yeni gelen bir bebeklerinin dünya kamuoyunda tartışıldığı kadar da İngiliz siyasilerin siyasi demeçleri dünya kamuoyunda tartışılmıyor gibi.

Ama “Güneş Batmayan” kadim bir emperyal gücün bu sessizliği oranında bir etki gücüne sahip olduğunu düşünüyorsak muhtemelen yanılıyoruzdur.

Denildiğine göre şu anda İngiltere’nin Suriye’de 30 bin askeri var.

Bu kadar asker hangi amaçla Suriyede bulunuyor?

Hangi uluslararası hukukun sözde gereklilikleri burada bulunuyor?

Bu konunun Türk kamuoyunda tartışıldığını bilmiyorum.

Onlar medeni dünya ve istedikleri zaman herhangi bir ülkeyi işgal etmeleri onların medeni durumlarının doğal bir sonucu olarak mı algılanıyor acaba?

İngilizler şu anda ordularıyla Suriye’de!

Ruslar hakeza öyle!

Amerika hakeza öyle!

Peki bu ülkenin fikir namusuna sahip çevreler veya fikir özgürlüğü, hak ve özgürlükler konusunda burnundan kıl aldırmayan çevreler bu konuyu hangi boyutta tartışıyor veya bu durumu, bu acı durumu hiç tartışıyorlar mı?

İngilizlerin, Amerikalıların, Rusların bu topraklara hala medeniyet adına, uygarlaştırma misyonu adına, demokratik değerler adına konduğunu düşünecek gerzek var mı acaba?

Türkiye’nin olası büyük siyasi kopma ve siyasi savrulmanın gerçekleşmesi mümkün olan ve kendisiyle 800 km’den fazla sınır komşusu olduğu Suriye topraklarında kendi güvenliğini sağlamak için aldığı önlemlere yöneltilen eleştiriler ile okyanus ötesinden gelerek buralara konumlanan ülkelerin Suriye’deki varlık sebebi ve varlık biçimlerine yöneltilen eleştiriler arasındaki farka dikkat ettiniz mi acaba?

Bu kadar büyük ordularla aynı yatağa giren, siyasi flört yapan paravan örgütler, aziz Kürtlerin ismini kullanarak kendisini ilerici bir kampta tanımlayarak Avrupalılara partnerlik yapan PYD vb örgütler bu güçlerle nasıl bir ilişki biçimine, nasıl bir anlaşma imkânına sahip olabileceklerdir?

Bu ordularla bu topraklara dadanan bu güçler, kendilerine paravan olan örgütlere nasıl bir onur bağışlayacak acaba?

Bu koşullarda paravan kimdir?

Dünyanın en büyük ordularıyla topraklarımıza üşüşen Avrupa güçleri mi yoksa perde gerisinde kendisine gaz verilen, birkaç ağır silahla onere edilen(!) derme çatma örgütler mi?

Kendisini Avrupa uygarlığının Ortadoğu’daki temsilcisi, sözde İslam gericiliğinin düşmanı ama sözde Avrupa uygarlık değerlerinin de distribütörü olarak algılayan örgütler, devletlerin, devletler hukuku çerçevesinde esaslı bir paylaşım konusunda bir anlaşmaya/uzlaşmaya vardıklarında nasıl bir paçavra olarak atılabileceklerini hesaba katıyorlar mı hiç?

Birinci Dünya savaşında, savaş sürecinde gaz verilen sözde kimi liderlerin devletler hukuku çerçevesinde bir uzlaşma zeminine varıldıktan sonra nasıl bir sefil hayata mahkum edildiklerini araştırın bir zahmet…

 

 

Devamını Oku

TACİZİ, TACİZCİYİ VE TACİZCİLİĞİ ANLAMAK VE ANLAMLANDIRMAK!

Bu ülke işini gücünü bırakıp taciz konusuna yoğunlaşıyorsa aslında Freudyen anlamda çok kötü bir durumdayız; herkes namuslu olma havası atıyorsa yani burada bir problem var demektir. Herkesin bu kadar namuslu olduğunu söylediği böyle bir ortamda bu kadar namussuzca taciz nasıl oluyor acaba?

Taciz bir olgu mudur?

Tacizcilik bir vakıa mıdır?

 Tacizcinin varlığı bir gerçek midir?

 Peki sosyal bir gerçeğin analizinin sözümona bilimsel, sosyolojik analizi nasıl yapılıyordu acaba?

İnandığımız, güvendiğimiz; geçerli olduğuna iman ettiğimiz bilimsel yöntemin bu olgu, vakıa ve ilgili malum şahıslarla ilgili söylediği hangi önermeler vardı?

Taciz konusunda rasyonel bir yaklaşım ve perspektif sergilememiz mümkün mü acaba?

Taciz olgusuna, taciz vakıasına, tacizci psikopatların kişilik çözümlemelerinde kullandığımız etik ilkeleri normal hayattaki cinsel ilişkilere uygulayabiliyor muyuz acaba?

Önce bu namus dediğimiz olgu hakkındaki genel bakışımız nedir?

Genel kültürümüzde namusun, dinin ve sağlığın üzerinde şaka yapılamayacağını biliyoruz. Yani “gel senin kulağını keseyim!” şeklinde bir şaka yapamayız. Namus ile ilgili de şaka yapamayız. Ancak buradaki namusun içeriği ve kapsamı konusunda Müslüman kültür ve inanç ile batılı kültür ve inanç arasında temel farklılıklar, farklı perspektifler ve farklı önceliklerimiz vardır. Mesela batı kültürüyle yetişmiş bir erkeğe: “eşiniz çok güzel!” demek pekala olumlu bir yaklaşım olarak algılanabilirken bir Müslüman erkeğe böyle bir sözle hitap ederseniz doğrudan O’nun namus ve mahremiyet alanına saldırmakla eş anlamlı bir eylem yapmış olursunuz.

 Muhtemelen böyle bir bilinç farklılığı ve ayrımının varlığını ve varlık biçimi Batılı yaşam değerlerini evrensel, uyulması gereken mutlak ilkeler olarak gören bir insan tarafından kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi onun bu durumu algılaması da zor olabilir. Haliyle farklılık ve farkındalık açısından farklı bilinç, düşünce ve inanç kaynaklarının varlığını ve varlık biçimini kabul etmeden bütün dünyayı batı kültürüne uyarlanmış bir yaşam tarzı olarak algılamamız gerektiğini düşünen oryantalist bakışı tek meşru bakış açısı olarak bu topluma dayatılabiliyor maalesef. Çünkü bizim inandığımız din İslamdır. İslam, bir yaşam tarzı, hayat pratiği ve yaşam felsefesidir. İslamdan kaynaklanan yaşam pratiklerinin meşruiyet zemini yine ancak İslam’ın temel referanslarına başvurulduğunda anlamlı bir meşruiyet temeline oturtulabilir.

Bugün çocuk dediklerimizi atalarımız çocuk olarak algılamamıştır muhtemelen. Toplumumuzda şu anda 60 yaş ve üzerinde olan evli kadınlarımız arasında bir araştırma yapılırsa acaba bunlardan kaçtan kaçı 18 yaşından önce, kaçtan kaçı 18 yaşından sonra evlenmiştir? Şu anda cari olan Kanunun ilgili amir hükmü çok özel durumlarda 17 yaşındaki kızların evlenmesine izin veriyor. Ancak bir kırk yıl önce 17 yaşına gelene kadar evlenmeyen kaç kızımız vardı acaba?

Bu sosyolojik gerçekliğimiz üzerinden geçmişimizi anlamaya çalışmak daha sağlıklı olmaz mı?

Şu bir gerçektir insandaki cinsel ihtiyaçlar bir biçimde tatmin edilmesi gereken ihtiyaçlardır. Cinsel ilişkileri düzenleyen evlilik kurumu tarihsel olarak bu konudaki her türlü sapkınlığı baştan kesebilecek olan cinsler arası ilişkileri meşru düzeyde kurup geliştiren toplumsal bir kurumdur. Bugün çocuk yaşı kapsamında görüp evlilikten uzak tutmamız gerektiğine inandığımız yaş dönemlerindeki kız ve erkek çocuklarımızı o yaş dönemlerinde evlendirmek geçmişimizin temel özelliklerindendir. Bu evlilik kurumunun biraz erken yaşlarda işlerlik kazanması taciz konusunda olası potansiyel ve eğilimleri baştan itibaren baskılayan bir sosyal etken olarak düşünülebilir. Ancak taciz sadece bekarların yaptığı bir sapkınlık değildir malumunuz.

Gelelim taciz olayına…

Taciz bir insanlık suçudur. Tacizcilerin acımasızca cezalandırılması ve cezanın her ne ise artık en kısa zamanda uygulanması gerekir. Geç gelen adalet adalet değildir malumunuz.

Bence taciz ve sapıklığı muhakkak cezalandıralım ama şunları da sorup düşünelim derim:

Taciz nasıl bir olgudur? Taciz psikolojik bir olgu mudur yoksa sosyolojik bir olgu mudur? Tacizcilik yapısal bir kişilik özelliği midir yoksa konjonktürel etkenlere mi dayanıyor?  
İnsanların tacizci olmasını sağlayan koşulları nasıl ortadan kaldırabiliriz?
Tacizci doğuştan bozuk ruhlu, kötü niyetli bir kimse olup hasta olan kişi midir?
Tacize götüren koşulların varlığından bahsetmek mümkün müdür aklen?
Yoksa koşul ne olursa olsun tacizci tacizcilik yapan ve yapacak olan mıdır?
Tacizciyi hiç kimse ve hiçbir şey durduramaz mı yoksa tacizci olmayı sağlayan kültürel, düşünsel ve ortamsal etkenler mi var? Tacizi ruh hastası, psikopat olarak mı görmek lazım? 
Eğer tacizciye ruh hastası. akli dengesi bozuk diyorsanız zaten konu şahsın içsel mekanizmasıyla izah edilerek muhtemelen cezai müeyyideden muaf olup cezadan yırtar tabiri caizse! Yok eğer aslında bu da bizim gibi bir insandır ama işte bu tacizi işlemiştir diyorsanız o zaman dışsal etkenlerle ilgili bazı sebeplerin varlığını kabul etmek aklen gerekli oluyor? Haliyle tacizin kendisinden çok taciz olgusuna yaklaşım biçimi tacizden daha büyük taciz koşullarını oluşturabiliyor derim.  

Genç veya çocuk dediğimiz yaşlardaki evliliğe karşıysak o zaman genç ve çocuk yaştaki kız ve erkeklerin yaşadıkları flört hayatına karşı olmak gerekmiyor mu?

Son bir sorum  da şu olsun; Tacize şiddetle karşıyız peki onlara verilecek ceza konusunda aynı şiddette ortak bir ceza tipinde hemfikir miyiz?

Konu önemli, ciddi ve hayatidir. Meclise sunulan tasarının yukarıda belirttiğimiz hangi etkenlerle sunulduğunu bilmiyorum ama tasarının çekilmesi ve reddedilmesi şimdilik tartışmaları kesecektir. Aklım bu kadarını kaldırıyor!
Bu kadar anlayıp yorumlayabiliyorum.

 

 

Devamını Oku

DEVLETİN ASİL DAMARLARINDA DOLAŞIMA GİREN YENİ KARDEŞ KANI; KÜRTÇE EĞİTİM

Ütopyalar, erken dönem kapitalizmin bahtsız, absürd yapısına ve gelişimine, anlaşılmaz adaletsizliğine alternatif harika metinlerdir.

Kapitalizmin kapkara dünyasını en ince dokunuşlarla ama kaba hatlarla ortaya çıkaran enfes metinlerdir. Ufkumuza ufuk katan, geleceğin heyecanını yanılsamalı bir şekilde de olsa daha bugünlerde hissetmemizin olası denklemlerini gösterir. Bununla birlikte ütopyalar geleceğin korkusunu bugünden hissetmemizi de sağlar. Yürüdüğümüz yolların kenarındaki çalılıklarda, yattığımız yatak odasının loş ışıklarında, en derin muhabbetler yaptığımız ev sohbetlerinde o ütopyalardaki kahramanlar bir gölge gibi yanımızda durur aslında...

Siyasetin ergen ruhuna, kitlesel coşkunun genç dimağlarına hitap eden bu metinlerin çok da işlevsel metinler oldukları ortadadır.

İdeolojik dümen kırmaların aklı esir aldığı kitle çağında muhtemelen de bu ütopyalardan daha "damar" bir kaynak olamaz...

Aşırı nefretin ve inkarın, coşkulu ve saçma bir bağlılığın ütopları vardır.

Bu peşrev başlıktan da anlayacağınız gibi Kürt sorunuyla ilgili bir meseleyi ve anlık durumu yazmak için kurmak gereken ilk zemin cümleleridir.

2011 yılından beridir devam eden Suriye merkezli insan katliamları anlık görüntülerle parmaklarımızın ucuna dokunuyor.

Parmaklarımızın ucuyla bitişen bu haberlere kalbimiz ne kadar eşlik ediyor bilinmez ama bu ateş bölgedeki bütün müslümanlara, bütün halklara bulaşmadan, bulaştırılmadan durulmayacak gibi duruyor.

Bu gerilim pek de doğal olmayan bir şekilde pkk eliyle Türkiyede de kotarılmaya çalışılıyor.

PKK boynunu aşan bu küresel gerçek üzerinden çok ütopik hayallerle beslenmeye çalışıyor.

Perde gerisinde kimler nasıl söz vermiş merak ediyoruz doğrusu...

Bu yoğun gündeme rağmen bu ülkede reel koşullarda, sosyal yaşamın ana gövdesinde, eğitim sisteminin ana damarlarında canlı bir şekilde sürüp giden bir hayatımız var.

Sol retoriğin kıskanç ve kinci yaklaşımı olmasaydı Ak Parti hükümetiyle devletin damarlarında dolaşan Kürtçe Eğitimin ne kadar hayati öneme sahip bir kan olduğunu daha rasyonel bir şekilde değerlendirebilirdik.

Doktora düzeyinde Kürtçe'ye açılan kapının İslamcı retoriğin İslam kardeşliği ana gövdesiyle pekala ilişkilendirebilirdik.

Kürtçe tezli ve tezsiz yüksek lisans programlarıyla nasıl bir kardeşlik projesinin Yükseköğretim gibi afaroz sisteminin işletildiği bir kurumda İslamcı kesimlerce hayata nasıl geçirildiğini tartışabilirdik.

Bu gerçekler onların ütopyasında anlamsızlaşıyor ve onların ütopyaları bir katil gibi bu güzellikleri es geçiyor...

"İslam Kardeşliği" gibi evrensel bir islami değeri salya sümük eleştiren kara vicdanlılara belki bir anlam ifade edebilirdi.

Cumhuriyet felsefesinin bu yollarla nasıl dönüştürüldüğünün hakkını verebilirlerdik.

HDP'li, BDP'li belediyelerin hazırladıkları Kürtçe broşürler kadar onların yanında bu kocaman uygulamaların değeri yoktu, olamazdı da...

Halbuki şu bir gerçek kamusal yaşam değişip dönüştürülüyordu.

Kürtçenin sessiz ve sade bir devrimle devletin en üst ve prestijli kurumlarında hayat bulan bu buluşmaları aynı zamanda "islam kardeşliğinin" canlı damarları olarak dolaşımdadır.

Madem ki Erdoğan'a islamcı diyordunuz, diyorsunuz bu gerçeklerin bu şekilde hayat bulurken islamcılık ile de ilişkisi olduğunu bilmeliydiler.
Bilmediler... Bilmek istemediler.
Çünkü tek kendilerine ait bir yanlışlarını kabul etmek, başkalarının tek bir doğrusunu kabul etmek ütopyaları için ölümcül bir darbe olurdu.
Tanrılarına toz konduramazlardı ve sadece tanrıları olursa bu sorunlar çözülebilirdi.

Tanrıların olduğu yerde reel ve siyasal gerçekler de ne oluyor ki.

Tanrıları konuşacak ve sorunlar hal olacak.

Tanrıları oldu bitti demeden hiçbir sorun halomuş olarak kabul edilemeyecek.

Tanrıları konuşucak ve başkaları dinleyecek. Sosyal ve siyasal yaşamın acı gerçeklerine bakmaktansa layüsel tanrılarının işaretlerine bakacaklar...

Tanrıdan emir gelmeden kullar kıllarını kıpırdatamazlar...

Hayat devam ediyor. Sosyal yaşam bütün cevvaliyetiyle devam ediyor. İşleyen koskocaman bir dünya var. Devam eden muhteşem bir toplum. 

15 Temmuzla kardeşiğini de, birliğini de kanıtlayıp ispatlayan güçlü bir Müslüman toplum var.

Haliyle kapkaranlık tabloların oluşmasında hiçbir sorumluluğu yokmuş davranmakla bu ülkede artık hiçbir parti siyaset yapamıyor, yapamayacak da.

Sosyal yaşamın barış diline kayıtsız kalanların siyasal yaşamın savaş dilinden nemalanmaları elbetteki sonuç üretmeyecektir.

Artık ne devlet yokmuş gibi ne de toplum yokmuş gibi davranmakla siyaset yapılamaz!

Yapılsa da para etmeyecektir.

Paraları olsa da alacakları bir mal olmayacaktır. 

Devamını Oku

BU ÜLKENİN KENDİNİ KORUMA REFLEKSİ VE İRADESİ VARDIR

         

Dünyanın en güçlü devletleri bütün güçlü ordularıyla şu anda Suriye'de egemenlik alanını oluşturmak, oluşturduğu/oluşturacağı egemenlik alanını kabul ettirip meşrulaştırmak, orta Asya üzerinden taşınacak enerji rezervlerini en az maliyetle Batıya taşımak ve egemen olduğu/olacağı ortadoğu toprakları üzerinden askeri güç ile stratejisini kuvvetlendirmek için yoğun bir stratejik savaş hamleleriyle zihnimizi sarsmaya devam ediyor.

         Suriye'de 2011 yılından bu yana süren iç savaştan dolayı ölen insanların kendisinin bir değeri olmadığı gibi ölenlerin bir istatiğinin değeri de yok maalesef!

         Türk iç kamuoyu dış kaynaklı itibarsız sosyal medya kanallarından gelen yoğun dezenformasyon kirliliğini çok fazla ciddiye alıyor.

         Türkiyenin Suriye ile kurduğu ilişki, kurmak zorunda olduğu ilişki her modern ülkenin, kurumsallaşmış bir devletin, meşru egemenlik haklarını koruyup geliştirmek için başvurduğu yöntemle alakalıdır. Türkiye en uzun sınıra sahip olduğu bir ülkenin kendi sınırını da hallaç pamuğuna çevirecek, kendi ülkesine milyonlarca mültecinin akınına sebep olan askeri şiddetin basit ve edilgen bir seyircisi olarak kalamazdı tabi ki.

        En detone örgütlerin bile ortadoğudaki kaotik ortamdan nemalanmak için hamle üstüne hamle yaptığı bir ortamda Türkiyenin kendi egemenlik hakkına suikast  düzenleyecek bir gelişmenin edilgen bir seyircisi olarak konumlanmasını beklemek akla ziyan bir yaklaşımdır.

Sayın cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın 15 Temmuz sonrası dünya siyasi dengelerini doğrudan etkileyen hamleleri şu an itibari ile Türkiyenin uluslararası dengelerdeki prestijini, oyun kuruculuğunu, kendi sınırlarını ve egemenlik alanını koruma konusundaki niyet ve azminin bir sonucudur.

Siyaset sorunları diyalogla çözme sanatıdır.

Yönetim gerçekten bir sanattır.

Devletin ve toplumların sloganlarla(twitlerle) yönetilmediğinin, yönetilemeyeceğinin ispati bizzat siyaset kurumunun işlev olmasıdır.

Bundan dolayı silahlı şiddet en tehlikeli oyundur.

Türkiye toplumunun 15 Temmuzda ortaya koyduğu toplumsal irade, harekat kabiliyeti, fedakarlık örneği ile dosta düşmana bu toplumun gücünü ve imkanları ihtişam içinde sunmuştur.

Bu toplum kendi iç dinamikleriyle ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir. Haliyle içten güçlü olan bir toplumun dış müdahalelerle baş eğmeyeceğini en çok da demokrasi havarisi batı ve abd anlamıştır.

mail: zekeriyamenak@gmail.com

 

twitter: zekeriyamenak

Devamını Oku

BİR DARBE BİLE YAPAMADIN BE NA-MÜBAREK(!)

Muhteşem bir milletin aziz evlatları şanlı bir destan daha yazdı.

Amerika'nın bir işgal harekatı olan 15 Temmuz darbe girişimi halkın eliyle püskürtüldü.

Recep Tayip Erdoğan'ın bir sözüyle meydanlar on dakikada milyonlarca vatan evladıyla doldu taştı.

Allah o gün kalbimizdeki korkuyu söküp atmış, Amerikan uşaklarının kalbine ise korku salmıştı!

Tank ve topun bir cesaret kaynağı olmadığını gösterdik halk olarak!

Onlar zannettiler ki cesaretleri ve kahramanlıkları üzerlerindeki üniformadan ve ellerindeki silahlardan kaynaklanıyor!

Dahası Onlar zannettiler ki onlar cesurdurlar, halk ise bir korkak ve koyun sürüsü!

Darbeci generaller kahramanlığı kendilerinden bildiler!

Bilmediler ki kahraman bu millettir! Millet olmayınca onlar bir hiçtir!

Öğrendiler! 

"Ordu darbe yaptı, evinize dönün!" demekle bu işin bittiğini, darbenin kotarıldığını zannettiler ahmaklar, ahmaklar ordusu o darbeciler!

Darbeciler kendilerince mükemmel hazırlanmışlardı; her türlü saldırı silahı; uçak, helikopter, akrepler, füzeler, uçaksavarlar ellerindeydi ama iki (haşa) ufak şeyi unutmuşlardı;

1. Allah'ı,

2. ve milletin sarsılmaz lideri Erdoğan'ı...

Şükürler olsun Allah'ıma.

Size darbe yaptırmadık, yaptırmayacağız Allah'ın izniyle...

  Yaşa aziz milletim!

Ha bir de bu darbeye 'tayibin oyunu' diyen Eşek sürüsü, sığır sürüsü de var.

Halkın cuntacılara karşı verdiği şerefli mücadeleye itibar suikastı düzenleyen klavye cuntacılarını da kaydedelim beyler!

Şeytanın çocukları halkın bu kıyamını itibarsızlaştırmak için her şeyi yapar, her sözü söyleyecekler, biliyorum.

Tın yani...

Kıyamın çocuklarına selam olsun...

 

Twiter alemi için: @zekeriyamenak

Devamını Oku

HÜKÜMETİMİZ Mİ YOKSA MUHALEFETİMİZ Mİ DAHA İLERİCİ?

Modernleşme süreci ile birlikte Batılaşma politikaları toplumsal, kültürel, zihinsel, düşünsel değerlerimizin taşıyıcısı olan pek çok kavramı dolaşımdan kaldırmak için onlara resmen itibar suikastı düzenlemiştir.

 Batılaşma süreci malumunuzdur ki pek çok kavramı önemsizleştirmiş ama buna karşılık pek çok kavramı bayraklaştırarak yeni düşünce ve yaşam tarzları alanı inşa etmeye yönelmiştir.

Modernleşme süreci Dünya için artık bir kader hükmündedir. Yaşanan bir kader; yaşanması mümkün bir kader! Kimi yerde ise zorla ve farklı amaç ve araçlarla yaşatılan bir kader!

Kimlik ve aidiyet duygusu hiç kuşkusuz çelik bir leblebi gibi düşünce dünyasının çiğneyip tüketemediği bir olgu! Bu çerçevede kimliklerin yüceltilmesi ve alçaltılması belli politik angajmanların dolaşıma sokulmasıyla yakından alakalıdır.

Devlet, modern dünyanın en büyük tanrısıdır. Ve devlet inşa eder. Ve devlet yok eder. Ve devlet yok etme zeminini ve meşruiyetini hazırlar. Ve Devlet var etme, yaratma ve inşa etme zeminini ve meşruiyetini hazırlar.

Modern Türkiye Cumhuriyeti köklü yıkımın, yepyeni bir inşanın güçlü, heyecanlı, iddialı taşıyıcısı konumundadır.

Modern Türkiye'nin tartıştığı, tartışıp bugünlere taşıdığı en önemli kavramların listesi yapılırsa herhalde ilericilik bu listenin ön sıralarında yer alır.

Bilgi araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, bilginin ve bilgi kaynağının merkezi olarak algılanan pek çok kurum ve şahıs değerden düşmüştür.

Bu kadar uzun peşrevden sonra isterseniz doğrudan başlıktaki sorunun tartışmasına geçelim?

İlerlemek liberal bireyci toplum tasarımında mı karşılığını bulur yoksa daha çok kollektivci politik söylemlerde mi karşılığını bulur?

Mesela Ak Parti'nin ekonomi-politiğini aşma konusunda iddialı tek bir parti var mı?

Ak Parti'nin sosyal, ekonomik, siyasi vaatlerini aşan ufuz sahibi bir siyasi oluşum var mı?

Ak Parti'nin, isterseniz tek parti olmanın avantajlarını, isterseniz de gerçek bir halk hareketinin taşıyıcı merkezi olarak kabul edelim son 12 yıldır gerçekleştirdiği atılımı ufkuyla on yıllar önce aşabilen bir parti var mı?

İdeolojik bağnazlığını aşamamış, kendi içindeki fraksiyon farklılıkları arasındaki çatışmanın tazyikiyle ufkunu dünyaya açamamış pek çok kırık dökük siyasi partinin iktidara geldiğinde taşıma sorumluluğu duyacağı ne tür proje ve düşünceleri var acaba?

Mesela Refah Partisi muhalefette olduğu dönemlerde bütün imkansızlıklarına rağmen ellerindeki belediyelerde ürettiği hizmetlerle pek çok toplumsal kuşatılmışlığı yarmaya başarmıştır.

Buna benzer şekilde muhalefette olmasına rağmen ellerindeki belediye politikalarıyla Ak Parti'nin   çalışma ufkunu zorlayan hangi parti vardır?

Ellerindeki büyükşehir belediyeleriyle bile iktidara rakip olamayan partiler hangi koşullarda, hangi nesnel kriterlerle Ak Parti ile mücadele edebilirler?

Milletin çocuğunun eline silah verip devrimcilik oynayan anksiyete gruplarını da buna dahil ederek soruyorum; hakikaten bol keseden vaat vermekle bile somut politikalarının uç kısmına düşünce ufkunuzla ulaşamadığınız bir iktidar partisiyle nasıl bir siyasi mücadele vereceğinizi düşünüyorsunuz?

 Milleti cahillik, ilericilik martavalı üzerinden artık beslemediğinize göre siz hangi düşüncelerden besleniyorsunuz gerçekten?

Mail: zekeriyamenak@gmail.com

Twitter: @zekeriyamenak

 

 

 

Devamını Oku

Hendek Siyaseti ile İlgili Çok Radikal bir Eleştiri

Bakın bu tamamen mevcut siyasi panorama analizidir!!!

Demokratik temsilin ürünlerini devrimci silahlı kanlı mücadelenin mezesi olarak kullananlar bu kanlı sahnenin oluşmasında birinci derecede sorumludurlar!

Anlatımdaki kaba sözleri sansürlemeden olduğu gibi aktardım ki yaşanan ruh halinin en keskin ifadesi en çıplak haliyle ifade edilsin diye....

İşte bence kaç aydır yaşanan, Kürde yaşatılan hendek siyasetinin en yalın anlatımı aşağıda bir yerlerden alıntılayarak yapıştırdığım temsili hikayede karşılığını buluyor!

ağayla marabası, ağanın en güzel atının koşulduğu en süslü arabayla kasabaya inmektedirler. ağa arabadadır, maraba ise arabanın yanında yürümektedir. yerde taze bir tezek kümesi görürler. üzerinde sineklerle etrafa koku salmaktadır. ağa, marabasıyla alay etmek ister.

‘‘maraba’’ der, ‘‘şu tezeği ye, atla araba senin. sen bineceksin, ben yürüyeceğim.’’

maraba ata bakar, arabaya bakar. ağaya da zaten gıcıktır. oturur, midesi bulana bulana tezeği yer. ağa iner, maraba sahip olduğu arabaya biner. ağa çok bozuktur. durduk yerde en güzel atını, en güzel arabasını marabaya kaptırmıştır. maraba da bozuktur. durduk yerde tezeği yemiştir. ağanın daha güzel atlar alacak parası, daha güzel arabalar alacak imkánı vardır. üstelik ne ata, ne de arabaya bakacak parası vardır. dönüş yolunda gördükleri tezek, her ikisinin de beklediği andır aslında.

Maraba, ağadan intikam almak için ‘‘ağa, ağa’’ der, ‘‘sen şu tezeği ye, at ve arabayı geri al’’.

ağanın beklediği de böyle bir fırsattır. o da oturur tezeği yer. arabaya kurulur, atı kamçılar.

köye girerlerken maraba, ağaya seslenir: ‘‘köyden çıkarken araba senin, at senindi, yürüyen de bendim. Köye giriyoruz. At senin araba senin, yüreyen yine ben. Ağam iyi de biz bu boku niye yedik?’’

Devamını Oku

KİŞİSEL TACİZE KİMLİKSEL/KİTLESEL SUÇLAMA

Taciz bir insanlık suçudur.

 Çocuklara taciz ise en büyük insanlık suçudur.

Bu suçu işleyenlerin, bu suç hem gerçekleşmeden önce hem de gerçekleştikten sonra bile tacizciye destek verenlerin olabilecek en büyük cezayı alması gerektiğine inancımız tamdır.

Şu bir gerçektir ki taciz olayları basına en az yansıyan bir suç türüdür. Tacize uğrayanların kimliklerinin gizli tutulması koruma kanunu çerçevesinde ele alınmakta ve mağdurların böylece toplumda karşılaşabilecekleri olumsuz tepkilerin etkisinden korunması amaçlanmaktadır.

         Aynı şekilde suçu işleyenler de bu çerçevede kanunların koruması altında can güvenliği korunacak şekilde muamele görmektedir.

         Suç ahlaken ve yasal olarak kişiseldir.

İslam'a göre kimse başkasının suçunu çekemez.

Herkes yaptıklarından suçludur.

Evrensel hukuk suçun kişiselliğini evrensel bir ilke olarak kabul etmiştir.

Peki suçun kişisel olması ne anlama gelir?

Yani suç işleyen her kim ise işlediği suçtan ne en yakın akrabaları; eşi, çocukları, anne-babası onun işlediği suçla suçlanabilir ne de  suç işleyenin mensubu olduğu zannedilen kimliğe mensup olanlar o işlediği suçtan dolayı suçlanabilir!

Bu ilke basit, açık ve anlaşılabilir evrensel bir ilkedir.

Peki pratikte bu tür taciz suçlarına yaklaşımlar nasıldır?

Her şeyden önce suçun kişilik ve karakter özelliği olduğu ve kimlik ve aidiyetle doğrudan ilişkilendirilmemesi gerektiği bariz bir gerçektir.

Yani hiçbir düşünce sırf taciz yapmak için ortaya çıkmamıştır!

Hiçbir düşünce sırf insanlara kötülük yapmak için ortaya çıkmamıştır.

Ancak bu noktada önemli bir ayrım yapabiliriz; hiçbir düşünce de başka bir düşünceye iyilik yapmak için ortaya çıkmamıştır sanırım...

Bir ara Diyarbakır'da dindar çevreden birisi fiilen çocuk istismarında bulunurken polis suçüstü yaparak onu tutukladı! Bunu duyanlar bir propagandaya başladılar ki 'vay dindarların hepsi şöyledir de böyledir, sapıktırla da...' BU sapıkça davranışı bütün müslüman kimliğe sahip insanlara genelleştiren suçlama ve karalamarda bulundular...
Hiçbir müslüman kimlikli birisi tabi ki o iğrenç davranışı yapan şahsı savunmadı... 
Savunamaz zaten....
Peki ne oldu sonra?
Dört beş ay sonra o dönemin Siirt Belediye başkan Yardımcısı olan bi erkek, bir kadına ve kız çocuğuğuna tecavüz ettiği ve çocuğa cinsel istirmarda bulunduğuğuna dair Diyarbakır'daki olayı onlarca defa gölgede bırakacak kadar iğrenç bir olay yaşandı...
Diyarbakır'daki olay dolayımından müslüman kimlikli tüm insanlara kara çalmaya çalışanlar suskunluk tatiline girerken müslüman kimlikli çevre 'taş yerinde ağırdır' diyerek Siirtteki olaydan yola çıkarak ilgili şahsın mensubu bulunduğu çevreyi de içine alacak bir suçlamada bulunmadılar.
Hatta bundan 8 yıl önce ilerici ve kadın özgürlüğü konusunda burnundan kıl aldırmayan bir eğitim sendikasının Anakara'daki genel merkezinde bile kadına tacizde bulunduğunu o dönemleri hatırlayan hatırlar.
Ancak Müslüman kişiliğine sahip tek bir arkadaşımızın bu tacizde bulunanların kimliğine ve sapkın davranışına bakarak aynı kimlikte olanları bu sapkın davranışla suçladıklarını şahit olmadım.
Müslüman ahlakın olgunluğuna şahit oldum bu örneklerde...
Ahlakın, etikin ve evrensel hukukun söylediği budur.
Ensar Vakfına yönelik iğrenç kampanyayı görünce bunları hatırlayıp yazasım geldi...

Pek tabi ki Vakfın bu suçun işlenmesinde bir kusuru ve kastı; bazı şeyleri önceden duymuş olmasına rağmen olayı örtbas etme çabası varsa bu da cezasını almalıdır.

 

Bu kadar büyük ve etkili bir vakfın; onbinlerce çalışanıyla yüzbinlerce insana hizmet götüren özelliğiyle bu vakfın bu olay üzerinden kirletilmesi, suçlanması da bir tacizdir ve ahlaki değildir!
Her türlü taciz insanlık suçudur ve cezası en ağır ceza olmalıdır...

Devamını Oku

Kürt Sorununun Çözümünün Sınırları ve Sınırsızlıkları Algısı Üzerine...

Siyaset gemisi peynir gemisine benzemez hiç kuşkusuz!

İmam Gazali “El-Munkız” adlı muhteşem otobiyografi kitabında “siyaseti Müslümanlar için yararlı bir ilim” olarak tabir eder.

Hayra vesile olan hayır işleyen gibidir.

Haliyle çözüm üreten siyaseti, siyasetçileri ve siyaset kurumlarını itibarsızlaştıran her türlü söylemi dışlamak lazımdır.

Kürt sorunu siyasi bir sorundur ve siyasetin meşru zemininin meşru araçlarıyla ele alınıp çözülmesinden başka yol yoktur.

Meşru olan nedir? Meşruiyet kazandıracak nedir bu siyasetin kendisine?

Bunlar siyaset felsefesinin klasik soru/nlarıdır.

Bugün Ortadoğu, Mezopotamya yamyamların saldırıları altındadır.

Yedi Düvel tekrar bu topraklardadır.

Tekrar bu topraklardan hak talep etmektedir.

Tek hakkı olanların hiçbir söz hakkına sahip olamadığı küresel  siyasal, kültürel, askeri hegemonya merkezleri vardır algısını yıkabilir miyiz acaba?

Kürt sorununun bileşenleri nelerdir?

Kürt sorununun çözüm pratiklerinden bahsedildiğinde hangi coğrafi dağılımı kastediyoruz?

Hangi enlem ve boylamlardaki siyasi etkileşimden bahsediyoruz? Hangi siyasal birimlerin hükümranlık haklarının meşruiyet zeminini tartışmış oluyoruz?

Kimler adına nerelere müdahale etmenin gerekliliğini doğrudan veya dolaylı yollardan kastetmiş oluyoruz?

Mücadelenin paydaşları olarak kimleri algılıyoruz?

Bu kadim coğrafyanın sakinleri olan halkları mı paydaş olarak görüyoruz yoksa bu halklardan yoksun pek çok siyasi ideolojiyi mi kastetmiş oluyoruz?

Hangi siyasi çözümün Kürt sorunu konusunda ideolojik öncülü yoktur?

Sahiden “Kürt sorunu”, “Kürdistan sorunu” derken kaç çevre dört başı mamur bir sarih tanımı anlamış oluyor?

Yoksa “Kürt Sorunu” tabiri şeytan azapta gerek diyerek kullanılan içeriği belirsiz “tanımlanamayan” bir nesne midir?

Siyaset felsefesinin klasik sorularından temsil ve meşruiyet sorununu hangi çerçevede konumlandırabiliyoruz?

Başlı başına demokratik seçimlerin sayısal oranını amaçsallaştırma ve araçsallaştırma boyutu ve çerçevesi belirgin midir acaba?

Sanırım bu toplum bu soruların cevaplarını yeni tartışmaya başladı?

Aşırı nefretin akılları dumura uğrattığı bir zihin ikliminde hakikat ile barışmak en büyük meseledir.

Siyasal söylemlerin amacı ile bu amacı gerçekleştirecek nesnel araçların makas farkı net olarak ortaya konulmalı, bilinmelidir.

Sorunlarımız artıkça sorularımız kısırlaşmamalıdır.

Hiçbir siyasi hakikat yoktur ki sorgudan azade olsun…

Bu sorunun kesin, en adil, hakkaniyetli çözümüne, çözüm reçetesine sahip olduğunuzdan/olduğumuzdan emin miyiz/misiniz?

Kervanın yolda düzüldüğü, düzülebildiği kabile dönemlerini bugünün ultra planlamalı, planlamacı kalkınma dakikliğiyle karıştırmayalım isterseniz.

Bu toprakları canımızla koruduğumuzu düşündüğümüz son noktada korunan esas kaynağın başka başka olduğunu fark ettiğimizde her şey çok geç olacaktır eminim ki!

Mümkün değil mi sizce bu kötü denklemler?

Sahiden kimi ne(y)den koruyoruz bu savaşla?

Devamını Oku
}