HaberX
Anasayfa/Magazin/Levent Kırca’yla ciddi ciddi:)

Levent Kırca’yla ciddi ciddi:)

Levent Kırca, HaberX'e verdiği röpörtajda bu defa düşündürdü de. Söyleşide bir çok kişi de nasibini aldı. İşte Kırca'nın Hülya Okur ile yaptığı kapsamlı söyleşiden bazı başlıklar: Seçimden sonra AKP tek başına iktidara gelemez. Bugün televizyon patronları, hükümetle, iktidarla ticari ilişkiler içindeler, program yapmam engelleniyor. Cenazemi belediye kaldırsa kabulümdür. Devlete dava açtım. Ünlüler sirkini tabi ki para için kabul ettim. Okan Bayülgen'in yaptığı iş jüri üyeliğinden beter. Sex filmleri olduğu zaman da ben çok gündemdeydim, o filmlere çıkmamayı da başardım...

Oluşturan
Eklenme 25.05.2007 - 12:15
Haberi PAYLAŞ

HÜLYA OKUR-1950 yılında Samsun’da, öğretmen Bahriye Kırca ile ressam Mehmet Kırca’nın ikinci çocuğu olarak doğan Levent Kırca, ağaca tırmanırken düşen, aldığı harçlığı abur cubur’a veren biri olarak mı başlar anlatmaya çocukluğunu?

“BEN SİMİTSİZ KALIRDIM”

LEVENT KIRCA- Mehmet Kırcayla Bahriye Kırcadan olma birinci çocuğudur Levent Kırca. İkinci değil. Annemin ilk eşinden olan bir ablam var. O da Ankara’da hakim emeklisi. Çok daha iyi anlaşırız biz onunla. Benden 8 yaş büyüktür. Levent Kırca çocukluğunu nasıl anlatır? Yağlı boya kokuları içinde yaşayan, o kokuyu hala burnunda hisseden, babamın yaptığı resimler geç kururdu. Ve devamlı resim yapılmaya hazır bir durum vardı. Bana verilen harçlıkları, hep ben harcardım. Arkadaşlarımla dolaşırken hep ben harcardım. Arkadaşlarımın ellerini ceplerine sokmalarına müsaade etmezdim. Çünkü arkadaşlarımın para konusunda tutukluk yapması beni üzeceği için, ben mesela ilk harçlığımla karşılaştığımız ilk simitçiden simitleri hep ben alırdım. Ertesi gün yine o altı-yedi arkadaş simitçiyle karşılaştığımızda herkes kendine simit alırdı, ben simitsiz kalırdım. Annem çok tok gözlü bir kadındı. Bizi de öyle yetiştirdi. Doğru mu yetiştirdi eğri mi onu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var. Çok eli açık, bonkör bir adamım. Çok fazla para hesabı yapmaktan hoşlanmam.

Haber Devam Ediyor

HÜLYA OKUR-Siz altı yaşındayken babanız evi terk etti. Bu kayıp, kaynayan kazanın karası olarak nerelere çalındı. Yani babasız bir çocukluk, bileğinizin gücünü azalttı mı? Arttırdı mı?

LEVENT KIRCA- Babam altı yaşındayken evi terk etmedi. Babamı devlet, İsviçre’ye bilgisini, görgüsünü arttırmak için gönderdi. Ve aynı zamanda da babam veremdi. Bir yandan da tedavi olacaktı. Ancak 55-56’da İsviçre’ye gidince. O zaman Avrupa ile İsviçre arasında inanılmaz farklar var. Her isteyen Avrupa’ya gidemiyor. Birde ressam bir adam. Orada inanılmaz bir ortam buldu. Öldüğü yıla kadar galerilerde çok büyük paralara satılan, şu anda da kolleksiyonerlerin elinde hala resimleri olan çok büyük bir ressam. Oraya gitti. Oraya gittiği iki yıl sıla hasretini biz onda gördük. Kartlar gönderiyordu. O kartları Türkiye’de ilk defa görüyorduk. Sonra giderek, giderek bizden uzaklaştı. Orada bir sevgilisi oldu. Türkiye’ye boşanmaya geldi. Ondan sonra ben babamı ortaokuldayken gördüm, altı yaşındayken, birde liseyi bitirmek üzere gördüm. Aslına bakarsan babamla lise yıllarında tanıştım. Annem resmen bizi tanıştırdı. Bu baban, bu oğlun diye. Babamla el sıkıştık. O zaman beni İsviçre’ye götürmek için gelmişti. Orada eğitim yapmamı istemişti.

HÜLYA OKUR-Babanız, sanatını geliştirmek, görgü ve bilgisini artırmak için İsviçre’ye Zürih’e gönderildi, orada kalıp evlendi, üç tane kızı oldu. Ressamlara baktığımızda bir çoğunun hayatında bir terk etme, sanat aşkını, küçük aşklara değişme örneği görüyoruz. Sizin hayatınızda her şeyin üstünde kalan aşk nedir?

“TANRIYLA BULUŞABİLECEĞİNİZ BİR İŞ KOLU”

LEVENT KIRCA- Bende de yine sanat aşkı her şeyin üstünde. Resim seviyorum, heykel seviyorum, tiyatroyu taparcasına seviyorum. Bugün beni yeniden dünyaya salsanız, öldükten sonra yine tiyatrocu olmayı isterim her şeyin üstünde kalan bir şey bu. Tanrıyla buluşabileceğiniz bir iş kolu. her şeyin üstünde. Hayatın bir akışı var. Üç aşağı, beş yukarı herkes için aynı. Sanatçı olmak insanı ayrı bir kulvarda koşturuyor.

HÜLYA OKUR- Evet kesinlikle. Picasso’nun babası resim öğretmenidir. Resme yetenekli oğluna paletiyle fırçalarını verir. Ancak o oğul 14 yaşına basmadan kendisinden daha iyi resim yapmaya başlayınca fırçayı atar elinden; bir daha resim yapmamaya yemin eder. Picasso’yu büyüten, biraz da bu baba kıskançlığının getirdiği suçluluk duygusudur. Fakat bu yetenek size babanızdan bir miras. Böyle baktığınızda onun yerini alan bu beceriyi, ona sarılmak için mi kullanıyorsunuz?

“İYİ Kİ BEN MEHMET KIRCANIN OĞLUYUM!”

LEVENT KIRCA- Valla makyaj yaptığım sıralarda, Olacak O Kadar’ın büyük bir bölümünde inanılmaz makyajlar yaptım. Halen o makyajları Türkiye’de yapan yok. Makyajı herkes yapabilir ama makyajla kendinizi birine benzetiyor olmanız artık tamamen ressamlığınızla ilgili. Makyaj yapmak, malzeme kullanımı ile ilgili. Yani bir ihtiyar makyajı yapmak birine benzemek değil, yanık bir surat yapmak da öyle. Ama bir Ecevit, Mesut Yılmaz yapmak noktasında işin içine ressamlık giriyor. İşte öyle noktalarda aynaya bakıp, aynadaki kendimde babamı görmüşümdür ve demişimdir ki; iyi ki ben Mehmet Kırca’nın oğluyum. Yani şöyle bir yeti ondan bana geçmiş. Yani babama sığınır mıyım? Sığınmaz mıyım? Bunu nasıl yorumlarsanız yorumlayın, insan elbetteki annesinden, babasından gelmiş, onların arkalarındaki insanların genleriyle bir şekilde gelmiş. Onlardan alıntılar yapıyorsunuz. Onlar sizin bir parçanız. İster sığınma diyin, ister karşı gelme. Ne derseniz deyin, bütün bunlar doğrudur. Burada ben çocukken babama hep kırgın, dargın, bizi aramayan, bizi bırakmış, annemi üzmüş, annem kendi çabasıyla hem beni, hem de kızını okutmuş,kol kanat germiş vesaire falan. Hakikaten gençlik yıllarımızda, çocukluk yıllarımızda Samsunda çok ciddi sıkıntılar geçirdik. Maddi, manevi. Bir ilkokul öğretmeninin maaşıyla yaşamak çok da kolay değildi. O yıllarda babama çok kırgın büyüdüm. Artık bu kırgınlığımız pasifize ola ola önemini yitirdi. Ama şu yaşlarda baktığımda bütün bunlar oluyormuş..bunu anladım.

HÜLYA OKUR- Yabancılaşma büyümedi…Ud çalan, edebiyat ve müzik öğretmeni Bahriye hanım, daha iyi okuyun diye sizi Samsun’dan, Ankara’ya getirmiş ve bir daha da evlenmemiş. Onun fedakarlığı, sizi hayatta dimdik tutan bir öğeydi kuşkusuz. Peki annenizle değil de babanızla büyüseydiniz, bugünkü Levent Kırca’da biz neyi göremezdik?

EĞER BABAMLA BERABER OLSAYDIM; İSVİÇREYE GİTSEYDİM…

LEVENT KIRCA- Geçen gün bizde bunu kendi aramızda konuştuk. Annem özel bir kadındır. Bugün Levent Kırca’nın insan yanı vardır. Bir beyefendi yanı vardır. Bir tevazu yanı vardır. Hırçın değildir. Kavgacı, dövüşçü değildir. Efendidir. Bu tamamen annemin yetiştirmesinden kaynaklanan. Mesela içki içmem, sigara çok içmem. Annem masanın üstüne koyardı bunları. “İstiyorsan al iç”derdi. “Sokaklarda sızıp kalacağına” dedi. Serbest bıraktığı için yasağa olan ilgiyi ben hiç duymadım. Yani anneme tiyatrocu olmak için gittiğimde, inanılmaz destekledi. Ve ilk yıllarda ben tiyatrocu olduğumda ciddi anlamda sürünüyorduk. Dekor yok, eşya yok, evdeki eşyaları alıp götürüyoruz. Annemde bir ucunda tutuyor. Gidiyoruz oyunculara kostümü annemin emekli maaşından alıyoruz falan. Oyun dediğin üç gün oynanıyor, beş gün oynanıyor.Batıyoruz çıkıyoruz. Annem o borçları ödüyor tek başına. Bu işlerden para kazanmıyorsun, kazanmadığın halde üstelik benden para alıyorsun gibi bir yaklaşım da göstermiyor. Bana bu konuda çok destek oldu. Tiyatrocu arkadaşlarım “çocuğunuzun tiyatrocu olmasını ister misiniz?” gibi sorulara, “kesinlikle olmasını istemem” gibi cevaplar veriyorlar. Ben onlara çok kızıyorum. Ben buna rağmen yine o yıllara tekrar geriye dönsem, aynı şartlarda ezile ezile tiyatro yapmak isterdim. Hatta o ezildiğim, üzüldüğüm yılları da özlüyorum. Sadece sahneye çıkmak istiyorduk, hiç para pulda değildik. Günün birinde bir tiyatrocunun, bir komedyenin para kazanacağı Türkiye’nin ufuklarında değildi. Şimdi herkes iyi kötü bir televizyon dizinde çalışıp paraya sahip oluyorlar ama bizimki tamamen tesadüfen oldu. Ben çok zengin olacağım diye bu mesleği icra etmedim. Çoluk çocuğumda bunu yapmak istese, ki yapıyorlar zaten. Onları yürekten desteklerim açıkcası. Eğer babamla beraber olsaydım; İsviçre’ye gitseydim. Bir kere çok iyi bir Fransızcam olurdu. O çok hoşuma giderdi. Babam orada güzel sanatlar akademisinde öğretim görevlisiydi. Muhtemel oradan bir heykel yada resim bölümünden mezun olacaktım. Demek ki, bende sonunda iyi yada kötü bir ressam olacaktım yani. Kötü mü olurdu? Zannetmiyorum. Acaba orada tiyatroya döner miydim? Sadece Türkiye içindeki başarımı İsviçre’de milletlerarası boyutlara getirebilirdim. Öyle de düşünüyorum.

HÜLYA OKUR- İlk eşiniz Nur Hanım’dan Oğulcan ve Özdeş adında iki çocuğunuz var. Bu evlilik ve çocuklarınız, sizin acemiliğinizden nasıl bir pay aldı? Onlar, hareket halinde olan bir otomobilin şoför koltuğuna siz iner inmez binmeyi başardılar mı?

LEVENT KIRCA- Nur kulakları çınlasın. TRT’de prodüktördü o yıllarda. Oğulcan ve Özdeş’le beraberim. Özdeş Budapeşte’de, sevgilisiyle beraber orada yaşıyor. Oğulcan da sinema televizyon okudu. Yönetmenlik yapıyor. Ve şu an benim çalıştığım şirketin başında o . Ben şirketi ona devrettim. Ben memur gibi çalışıyorum. Bu çocuklar tabi sevgiden yoksun büyüdüler belli bir yaşa kadar. İtiraf ediyorum. Sonra benim aklıma geldiğinde onları da diğer çocuklarla kaynaştırayım istedim. Bir süre beraber oturduk. Sağ olsun eksik olmasın Oya da hoşgörülüyle karşıladı o zaman. Fakat olmadı. Başaramadık. Sonra onlar yine ikinci plandaydı, evliliğim sürerken. Ama evliliğim bitince onlarla daha fazla beraber olmaya başladık açıkçası. Şu anda beraber çalışıyoruz. Dolayısıyla böyle oluyor yani.

HÜLYA OKUR- Küskün kalmadılar yani..

LEVENT KIRCA- Hayır. Hayır. Çok yetenekli, başarılı ve beyefendi çocuklar.

HÜLYA OKUR- 1985 yılı itibariyle ikinci evliliğinizi Oya Başar ile yaptınız. Hatta daha sonra üçüncüsünü. Bu ilişki, siz Nur hanımla evliyken, yasak aşk olarak doğmuş. Hatta Umut boşanma gerçekleşmeden dünyaya gelmiş. Aşkın hayatınızda her şeye sözü geçer, laf anlamaz, söz dinlemez oluşu, kendisiyle barışık bir hayatınız olmasından mı?

BELKİ EN CİDDİ KUSURUM; NUR İLE BERABERKEN OYA İLE OLMAMDI.

LEVENT KIRCA- İşte valla dediğiniz gibi oldu. Bilmiyorum bakiyesi nasıl oldu ama. Nur’la evliyken Oya ile beraberdik. Benim hayatımda zaten 1’inci karım ve ikinci karım. Hayatımda iki kadın oldu. Onun ötesinde uçana kaçana bakan, yazılan bir tarza sahip değilim. Belki en ciddi kusurum Nur ile beraberken Oya ile olmamdı. O zamanlar, şöhretin basamaklarından yeni yeni çıkıyordum. Dolayısıyla sağa, sola bakar olmuştum böyle. Aranıyordum. Herkesin yaşadığını ben de yaşadım o zaman. Ama ben şöhret denilen ateşten gömleğin, insanı insanlıktan çıkartıp, yaratık haline dönüştürdüğüne inanıyorum. Ama ben onu, gençlik yıllarımda yedim, yaladım yuttum. Şöhretle ilgisi olmayan, tevazuyu hiçbir zaman elden bırakmamış, büyüğüne saygılı, küçüğüne sevgili.. İnsanlarla tek tek ilgilenirim, tek tek resim çektiririm, kimseyi geri çevirmem, hatta yanımda, yöremdeki arkadaşlarıma fenalık gelir. Asla kibirli değilimdir.

HÜLYA OKUR- Tevazu, kibirden gelmiyor yani.

LEVENT KIRCA- Gelmiyor. Hayır. Biraz balanse edebilmek için de fazla davranırım. Azıcık şöhretini kırma babında yardımcı oluyorum karşımdaki insanlara. Kendisi ile dalga geçebilen, kendi ile eğlenebilen, kendisine özeleştiri yapabilen yapıya sahibim açıkcası. Bir dost meclisinde de etrafındaki insanları iğnelemeyen, daha çok güldüren, eğlendiren, iyi hissettiren de bir yapıya sahibim. Bir kadeh içtikten sonra saldıran biri değilim.

HÜLYA OKUR- İyi bir denge unsurusunuz. Fakat, mütevazı kişiliğinizi ve halka yakınlığınızı anlatmaya halk markalı gofretlerin reklamını yapmanızla, “Ünlüler Sirki”ni hem para hem de iyi bir yarışma olduğu için kabul ettiğinizi belirtmenizi de cambazlığınızla ne kadar örtüştürebiliriz?

LEVENT KIRCA- Ünlüler sirkini tabii ki para için kabul ettim. Paradan önce parayla tabii ki iş yapmıyorum. Bunun dalgasını geçiyorum. Orada da dikkat ediyorsan, yaptığım işle dalga geçiyorum, oradaki jüri üyeleri ile dalga geçiyorum, oradaki işin kendisi ile dalga geçiyorum. Bana da bu fırsatı verdiler açıkcası. Böyle şey mi olur lan? Bütün memleket yarışmalar haline dönüşmüş. Ben de jüriyim. Ve bundan sonra hayatımı jüri olarak kazanacağım. Ve oradaki jürilik bitmeden bir başka yerden jürilik teklifi geliyor. Ben bugünlere jüri olmak için mi geldim? Orada Star televizyonunda bir program yapmak için konuşuyorduk kanal yöneticileri ile. Onlar da dediler ki şu şeye çıkın, Ünlüler Sirki’ne. Herkes jüri oldu. Bir ben olmayım dediler. Biz bunu sana bunu yapacağız ama sen de jüri ol dediler. Ben onların jüriliğini yaptım. Hatta program da bitti. Biz içerdeyiz. Alacaklıyız yani. Bana sordukları zaman; Okan Bayülgen “Jüri üyelerinin bulunduğu yere acıyorum falan, filan”. Halbuki onun bulunduğu yere de ben inanılmaz acıyorum. Onun yaptığı iş, jüri üyeliğinden daha beter. Kendi durumunu görmeyip de ona buna jüri üyelerine acıyorum demesi..

HÜLYA OKUR- Neden peki? Cem Yılmaz da buna benzer bir şey yapmaya çalıştı!

ORHAN GENCEBAY’A DA DÖNÜP DE “ACIYORUM SANA” DİYEMEZSİN YANİ.
LEVENT KIRCA- Onu söylemesinin sebebi; bir spekülasyon yaratıp oradan reyting elde etmeye çalışmak…Burada yaptıkları işle…Mesela orada Orhan Gencebay var. Bugün Orhan Gencebay, hakkaeten Türk halkının babası. Böyle bir unvan elde etmiş Orhan Gencebay’a da dönüp de “acıyorum sana” diyemezsin yani. Ayıp olur yani. Doğru bir şey değil. Sonra bugün böyle bir şey var. Ben de dahil olmak üzere hepimiz oralara çıkıyoruz ve üç-beş kuruş da para kazanıyoruz açıkçası. Yaptığımız iş de onursuz hiç de değil. Mesela benim gençlik yıllarımda gazinolara çıkılırdı. Gazinolarda şov yapılırdı, solistlerin arasında. Komiklik yapılırdı. Solistlerin arasında. Ben gazinoya çıkmama adına çok çaba sarf ettim ve çıkmadım da gazinoya. Hatta Sevgili Enis Fosforoğlu ile de bu yüzden ayrılmıştık. O gazinoya çıktığında. Küçümsemiyorum ama tercih meselesi idi. Birde seks filmleri furyası vardı. Seks filmleri olduğu zaman da ben çok gündemdeydim. Ben o filimlere çıkmamayı da başardım. Ki bugün seks flimlerine çıkan arkadaşlarımız da, çok dramatik yapıda, çok rahatsız oluyorlar. Çünkü bu filimler hala gündemde. Bu arkadaşlar da; “keşke bunu yapmasaydık, para için bile olsa yapmasaydık” diye düşünüyorlar. Onları eleştirmek için söylemiyorum ama, bir jüri üyeliği yapmakla bu söylediğim şeyi yapmak arasında çok ciddi farklar var yani. Ayrıca benim jüri üyeliğim de çok farklı, tartışılır.

HÜLYA OKUR- Evet, puanlandırmaya gitmiyorsunuz bile! Al Birini Vur Ötekine’ adlı oyunu Oya Hanım sahneye koyarken, sizden tenkit ve eleştiri aldığı iddia edilmişti. İlişkinizin iyi gitmesine kişisel hırslarınızın engel olduğu zamanlar oldu mu?

LEVENT KIRCA- Tabi bizim oradaki sıkıntımız; ikimizin de sanatçı olmasından kaynaklanan, ikimizin aynı telde, ipte olmasından kaynaklanan bir alt yapısı sorunu elbette vardı. Feodalist sistemde, erkek-şahi sistemde ben ön planda oluyordum kuşkusuz. Yapılan şeyler, daha çok bana göre yapılıyordu. Oynanan oyunlar daha çok bana göre seçiliyordu. Dolayısıyla Oya da kendinin ikinci planda olduğunu düşünüyordu. Tüm çabalara rağmen, aman o ikinci planda olmasın diye çaba göstermeme rağmen ki o benim bu gayreti göstermediğimi düşünüyor. Sebeplerin başında bu vardı. Yoksa 29 yıllık bir evlilikti sona eren. Kolay kolay da sona ermeyen de bir evlilikti. Sonuçta böyle oldu. Oldu. Olabiliyor. Ama neticede bizi üç-beş yıl evli kalıpta şöhretin boşattığı, şımarıklığı ile evliliğini sürdüremeyen ailelerin arasına bizi koyamazsınız. Çünkü biz 29 yıl bunu sürdürmeyi başardık.

HÜLYA OKUR- Çocuklarınız hayatı çok ciddiye alan insanlar mı? Yoksa sizin gibi ti’ye alan insanlar olarak mı benlik kazandı?

LEVENT KIRCA- Benim gibiler. Rahat kişilikleri var. Eğlenmeyi seviyorlar. Sabah uyandıkları zaman yüzleri güler. Gülmek için günün yarısını harcayan tipler vardır hani. Hatta hiç gülmeyenler. Onlardan asla değiller. Çocuklarım çok çok iyi. Onları yetiştirmek için özel bir şey sarf etmedim. Ben onları iyi yetiştirdim, saçımı süpürge ettim falan. Öyle bir şey söz konusu değil. Tabii ki ekonomik sıkıntıları çok olmadı. Çünkü ben artık refaha ermiştim. Ama ilk eşim de çok çok iyi bir anneydi. Oya da çok çok iyi bir anneydi her zaman için söylüyorum. Oya’nın çocukların başında olması benim için her zaman önemlidir. Güvenilecek bir kadın, güvenilecek bir annedir.

HÜLYA OKUR- Mesela futbolcun konserve kutusuna vurma güdüsü sizde, merdivenin birinci basamağında taklit yapmak şeklinde mi gösterdi?

LEVENT KIRCA- Hayır. Hayır. Bir kere bir şeyin çok iyi bilinmesi lazım. Sapla saman birbirine karışmış durumda Türkiye’de. Taklitle, şovmenlikle, tiyatro sanatçılığının, uzaktan yakından hiçbir alakası yok.

HÜLYA OKUR- Çocuklukta öyle başladığını anlatırlar çoğu kez tiyatral yeteneklerini konuşturmalarını..

LEVENT KIRCA- Tabi taklitle başlar. Ama oradaki taklit başka bir taklittir. Buradaki taklit, bir şeye benzemeye çalışmak. O zaman kim vardır? Ayhan Işık vardır da siz de Ayhan Işık olmaya çalışırsınız. Ama sizin Ayhan Işık’la uzaktan yakından hiçbir ilginiz yoktur. Onun gibi olmaya çalışmanız ortaya başka bir şey çıkartır. Yoksa birini birebir taklit etmek, kuş sesi çıkartmak, inek gibi möğlemek falan bunlar başka bir şey. Ama adam çok iyi kuş sesi çıkartıyor diye onun aktör olduğunu varsayamazsınız. Bugün bunlar birbirine karışmasın. Ha bu bende kendini şöyle gösterdi. Annem, edebiyat öğretmeni olduğu için edebiyata çok düşkündü. Mesela o yıllarda anneler gününde ilkokulda okurken, yazdığım bir kompozisyon Hürriyet gazetesinde derece almıştı, İstanbul’da. Ama şimdi, net hatırlamıyorum. Onu annem mi yazmıştı, yoksa ben mi yazmıştım? Ama ondan dolayı bana büyük bir ödül vermişlerdi. Sahneye çıkıp büyük bir heyecanla onu okumuştum. Mesela çocukken, babam da ressam olduğu için, okuldaki oyunları sahneye koyardı. Kostümlerini, dekorlarını yapardı. Ben de hatırlıyorum. İlkokuldayken arkadaşlarıma gazeteden kostüm dikerdim. Oyunlarının dekorlarını yapardım. Bendeki tezahürü öyleydi. Mesela ben iyi bir taklitçi değilimdir. iyi bir taklitçi olmak, iyi bir aktör olmak konusunda handikaptır. Aktörün yolunu keser. Çok yakışıklı, güzel bir insan olmanız aktörlüğünüzün önüne geçer. O zaman çok iyi jön olabilirsiniz. Hem çok iyi jön ve çok iyi aktör olan insanların sayısı çok azdır. Mesela ses tonunuzun çok güzel olması, “Aman adamda bir ses var ”denilmesi, o sesin üzerine bindirir sizi. Onun önüne geçemezsiniz. Ben kendimi aktör olacağım yıllarda ve şimdi bile boyanmamış bir tual olarak görüyorum. Boş bir duvar. Hiç kimseye benzemeyen, hiç kimse gibi olmayan, Levent şuna benziyor, buna benziyor denmeyen, hatta taklidi zor yapılan..Levent’in köşeleri yoktur. Levent bir aktör.

HÜLYA OKUR-Kendinize münhasırsınız ama birilerine de benzetildiniz. Charlie Chaplin ve Yunanistan’ın Levent Kırca’sı, Lazupulos, kendi toplumlarının ve siyasi hayatının traji komik yanlarını yakalıyor tıpkı sizin gibi. Peki size göre arkanızdan gelen nesilde sizin tiplemeleri yapacak biri var mı?

TEK KİŞİLİK OYUNLAR, TEK KİŞİLİK GÖSTERİLER, TÜRK TİYATROSUNU GERİLETİR.

LEVENT KIRCA- Elbetteki olacaktır. Olmaması benim üstünlüğümü arttırmaz. Elbetteki olacaktır. Levent Kırca iyi bir aktörse eğer, başka iyi aktörler de olacaktır. Ama bugün görüyoruz artık şovmenler, taklitçiler, piyasayı tutmuş durumdalar. Bundan da rahatsız değilim. Çünkü ben her zaman ekmeğini kazanan, tiyatrosunu yapan, işini yapan biri olan, ağırlığı her zaman belli olan, her zaman işi olan, her zaman telefonla aranıp iş teklifi alan, ama bunların iyisini yapıp, kötüsünü seçebilen o güçte bir adamım. Onun için ben rahatım. Ama bir takım şov programlarının, bir şovmenlerin, tiyatro kisvesi altında ortalıkta olması tiyatronun gelişmesini, ilerlemesini engeller. Bu tek kişilik oyunlar, tek kişilik gösteriler, Türk Tiyatrosunu geriletir. Geliştirmez. Bunlar gerçektir. Bunu zaman içinde göreceksiniz ama bütün dünyada bu böyle. Buraya doğru bir dağılma var.

HÜLYA OKUR- Bir kişiden, bir kişilik bir oyun çıkmasına karşısınız. Bir takım, grup çalışması olmasını uygundur diyorsunuz.

LEVENT KIRCA- Tabi tabii. Tek kişilik oyunu defalarca izle izle.İçinize bir fenalık gelir. Çünkü tek kişilik nasıl bir futbol takımı olmaz ise, tek kişiden bir tiyatro olmaz. Çünkü tiyatro bir ansambl sanatıdır. Birlikte bir sanattır. Beraber oynandığında, ötekinin sizden daha iyi olması, sizi daha iyi olmaya iter. Oysa kendiniz olduğu zaman, iyi olduğunu düşündüğünüz kişi , sizsinizdir ve o andaki kariyerinizi aşamazsınız. Pek çok tiyatrocu arkadaşımız, tek kişilik oyunlar oynadıkları için o yıllardaki yerlerinde kalmışlardır.

HÜLYA OKUR- “Geleneksel Türk Tiyatrosu’nu, orta oyununu yaşatan tek örnek Nejat Uygur.” Diyen Mehmet Barlas aklıma şu soruyu getiriyor: Güldürü veya komedi sanatının tacı, tuluat tiyatrosu mu, meddahlık mı, ‘stand-up comedy’ mi?

LEVENT KIRCA- Stand-up comedy’sinin bizdeki karşılığı meddahlık. Meddahlık daha zengin bir şey. Stand-up, laf ebeliğinden başka bir şey değil. Bunun Türkiye’de en büyük ustası Orhan Boran’dı. Ama Orhan Boran hiçbir zaman “ben aktörüm” diye ortaya çıkmadı. Stand-up yapmak demek, ben aktörüm demek değildir. Ama meddah, aktördür. Aktörün üstündedir vasfı. Meddah orada anlattığı hikayenin içindeki tiplere bürünür. Onları oynar. O tek kişilik bir tiyatro oyunudur. Orta oyunu da bir şeye, suya sabuna dokunamayan bir oyun değildir. Orta Oyunu, o dönemde yaşananları sahneye aktarılmasıdır. Pratik,dekorsuz, hafif göstermeli, hafifi absürd yapısı olan içinde, daha çok mesaj vermeyi yeğleyen bir tiyatro yapısı vardır. Brecth’in “Türk’ün orta oyunundan çok yararlandım” demesinin altında yatan, “ne hakla, otuz beşe bakla” espirisinin özünde de o senelerde baklanın, 35 kuruşa kadar pahalandığını anlatan bir yapısı olmasından kaynaklanıyor. Orta oyunu demek, toplumun orta öğesinden faydalanıp, bugünkü sosyal sınıflarına değinmemek demek değil açıkcası.

HÜLYA OKUR- Az önce tek başına jön olmanın handikaplarından bahsetmiştiniz. Küçük Hüsamettin, Cevat Kelle ve Bestami ile akıllarda kalan suretinizde en çok kullandığınız uzuvunuz gözleriniz. Onlar bu kadar yuvasında durmayan haşarılıkta bakmasaydı bu kadar başarılı olur muydunuz?

LEVENT KIRCA- Şimdi surat söz konudur bir oyuncuda. Suratınızı, mimiklerinizi ve vücut dilinizi çok iyi kullanmanız önemlidir. Vücudunuzun yumuşak olması, elinize, ayağınıza hakim olmanız çok önemlidir. İşte elinize hakim olduğunuzda Charlie Chaplin’e benzetirler. Bu çok önemlidir. Suratta da, mimiklerin içinde de seçim yapacak olursanız en önemli, belirleyici bölüm gözdür. İnsanın önce gözüne bakılır. Gözler çok şey ifade eder. Bir aktörün gözlerini iyi kullanması gerekir. Bende onu iyi yaptığımı düşünüyorum.

HÜLYA OKUR- 1965’te Ankara Devlet Tiyatrosunda başlayan oyunculuk kariyerinizin bugünkü noktaya geleceğini bilen ve söyleyen oldu mu çevrenizde?

LEVENT KIRCA- Olmaz olur mu tabi ki. Bu adam günün birinde çok patlayacak diye herkes söylüyordu. Çünkü farklı olmam, geleneksel Türk tiyatrosunun öğelerini kullanarak mizah yapmam, Aziz Nesinin bir parçası olmam, durum komedyeni olmam, ve Türk mizahının görevci gülmece yanına ağırlık veriyor olmam, beni diğerlerinden çok farklı kıldı. O zamanda çok farklılığım söyleniyordu ama ben günün birinde çok para kazanacağım, çok şöhret olacağım diye yola çıkmış değilim. Bütün bunlar olmasaydı da, para kazanmasaydım da, sadece sahne üzerinde olsaydım, şu anda Anadolu’nun her hangi bir yerinde turne yapıyor olsaydım ama tiyatro ile iştigal ediyor olsa idim, yine mutlu olurdum ve hayatıma da böyle devam ettirirdim.

HÜLYA OKUR- İyi bir oyuncu olmanın yanında, yönetmen, öğretmen, ressam, heykeltıraş ve makyözsünüz de. Levent Kırca kendisini bir sihirbazın kesici tahtasına bıraksa hangi parçası diğerlerinden büyük olur? Yani yeteneğiniz, genleriniz ve eğitildiğiniz konularda sizin en büyük parçanız nedir? Bir gün Tiyatro yapamaz olsanız…

BUGÜN BEN TİYATRO YAPAMAZ BİR HALDE OLSAM RESİM ÇİZERİM, HEYKEL YAPARIM.

LEVENT KIRCA- Bence bunların hepsi bir bütün. Tiyatroya başlarken, sahne toplayarak, sahneyi süpürerek, hatta dekoru taşıyarak hatta dekor yaparak, boya boyayarak bir yere geldik. Hala da öyleyim. Arkadaşlarım dekor yaparlarken bende elime bir keser,bir fırça alarak onlara katılırım. Hatta oynadığım oyunların dekor tasarımını yaparım. Bunları yaparken, bunların hepsinin tiyatroculuğun bir parçası olarak düşündüğünüz zaman hepsi beraber gelişiyor. Hani bir spiker vardır, haber spikeri; hazırlanan haberi çıkar okur. Bir de redaktör haber spikeri vardır; kendi haberini kendi hazırlar. Yani onun için biz, kendi tiyatrosunu kendi hazırlayan aktörlerdeniz. Öğrencilerime de bu tarafından başlatmışımdır işin. Hatta çocuklarım bile bendeki eğitimlere böyle geçmiştir. Önce sahne süpürerek, figüranlık yaparak başlamışlardır. Bugün ben tiyatro yapamaz bir halde olsam resim çizerim, heykel yaparım. Güzel sanatların hemen hemen bütün dallarıyla ilgileniyorum. Napayım? Bunun için yeteneğim var. İnsanlardan özür diliyorum.

HÜLYA OKUR- Komedi de; bir sunumun iyi ya da kötü olduğunun sınanması; bunu dinleyen ya da izleyenlerin tecrübeleriyle mi gerçekleşir?

CEM YILMAZ, YAPTIĞI ŞEYİ BİLMEDİĞİ İÇİN YADA YAPTIĞI ŞEYİN ADINI KOYAMADIĞI İÇİN..

LEVENT KIRCA- Tabi bu bir ortak kültürden geliyor. Bir yerde uzlaşmanız gerekir. Anlattığınız şeyle, seyirci özdeşleşir. Müşterek yaşadığı bir olaydır. Kendisi yaşayıp, su yüzüne çıkartmadığı bir hadiseyi gözler önüne serersiniz. Ve insanlarda ona gülerler. Hakikaten belediye otobüsündeki durumumuz böyleydi.diye düşünürler. Dün akşam haberlerde Cem Yılmaz’ı gördüm. Askerlik hikayeleri anlatıyor ve salondaki askerler de gülüyorlardı. Bu ortak bir yerde buluştuklarını anlatıyor. Orda yaptığı mizah görevci gülmece türü bir mizahtı. Ama o zaman zaman yaptığı şeyi bilmediği için yada yaptığı şeyin adını koyamadığı için…Aslında yaptığı şey oydu. Ben eleştirisel bir mizah yapıyorum. Yaptığım şeyde insanlar, kendi yaşamlarının içinde bir parçayı gördükleri için, benim öğretmenim, yada kirasını ödeyemeyen adam benim, sahnede yaşamlarıyla özdeşleşecek şeyleri bulduğunuz zaman inanılmaz bir lezzeti oluyor. Bu elbette ki kolay yol değil. Zor yol. Bunun için çok ciddi çalışmanız gerekir.

HÜLYA OKUR- Sizi örnek alan. Bir yılmaz Erdoğan örneği var.Yılmaz Erdoğan, dokuz yazarınızdan biri olarak çıktı aranızdan ve “Bir Demet Tiyatroyla “”Olacak O Kadar” trendini yakalamaya çalışıyor. Fakat sizin oyununuzun evimizin eşyasına daha çok uyan bir dokusu var. Yani dekor. Orada kıyafetler bizden görünse de, dekor çok havada kalıyor. Dekor, tiyatronuzun ne kadarlık kısmını oluşturuyor?

YILMAZ ERDOĞAN, HAKİKATEN BİZİM RAHLE-İ TECDİZATIMIZDAN GEÇMİŞ BİR ARKADAŞ

LEVENT KIRCA- Ben tabii Yılmaz’ın yaptığı işi eleştirecek konumda değilim. Yılmaz hakikaten bizim rahle-i tedrisimizden geçmiş bir arkadaş. Bu açıdan övünürüz. Bunun dışında, herkes kendi işini yapar ve kendi kanatlarıyla uçar. Ben Yılmaz’ın ürettiği şeylerde genel anlamda memnumum. Ben piyasada dolaşan, pek çoğunun hocasıyımdır. Ama hiçbir arkadaşıma, “ben bu insanların öğretmeniyim” demem. Diyemem. Böyle bir şeye hakkım yok. Ben ancak bu “bu benim hocamdı, öğretmenimdi” diyenin öğretmeniydim derim. Beni benle mukayese edecek olursan, geleneksel Türk Tiyatrosunda orta oyunu var. Sihirli oyun var. Onun günlük olması, doğal olması, soluk alıyor olması, seyirciyle örtüşüyor olması, çok önemlidir böyle şeyler. Çok doğal olmak lazım. Ben sirkte orada oturuyorum. Biraz ölçüyü tutturamazsanız, belirlenen tuzağa düşürülürsünüz. Siz ağırlıkta olduğunuzda yanınızdaki arkadaşlar da o ağırlığa uymak zorunda kalıyor. Kim ağırlıktaysa o lider oluyor. Bizimkilerde o vagonun peşine takıldıkları için, vagon, lokomotif kaç km ile gidiyorsa, onlar da öyle bir km ile gidiyor.Belki de oradaki arkadaşlarımın genelde kırık olmaları benim tavrımdan ileri geliyordur. Yani şey çok önemlidir. Yani halkın adamı olup, seyircinin karşısına çıkmak. Seyircinin “ Ulan bu bizden birisi, çok içten, çok doğal” demesi ve bunu hakikaten böyle kabul ediyor olması çok önemli. Bu büyük bir avantajdır. Yani “Ben de halk adamı olayım. Halk çocuğu olayım. Halk mizahçısı oluyum” diye kendinizi yırtıyorsanız olamazsınız.

HÜLYA OKUR- Peki halkın sözcüsü, temsilcisi olmayı bir de mecliste deneseniz!

LEVENT KIRCA- Meclis öyle bir yer ki.. Ben de adaylığımı koyuyum. Doğru geç kalmışım. Bitti adaylık süresi. Bana teklifler geldi. Ama herkes yerinde kendi işini yapsın diye düşünüyorum. Ama ben bu gün yaptığım işle, muhalefet partilerinden bile daha iyi muhalefet yaptığımı düşünüyorum. Onun için eskiden TRT’li yıllarda, ciddi, somut yasaklamalarla karşı karşıyaydık. Şimdi de yasaklamalar var ama gizli. Kapalı yasaklanmalar. Mesela ben Tayip Erdoğan döneminde televizyon programı yapmadım. Bir dönem TMSF Star’ı hariç. Kimse benim kapımı çalmadı. Somut olarak bana bir yasaklama vardı diyemezsiniz ama gizli bir yasaklama olduğunu düşünüyorum. Yasak koyucular da işin yolunu öğrendiler. Çaktırmadan, iz bırakmadan yasaklıyorlar. Dolayısıyla bunu şeyden ölçüyorum: Onun için seçime gidilen bir ülkede, “Baba senin devrin geldi, gel! Nalına, mıhına, hükümeti eleştiren program yapalım” gibi telefonlar gelince,”aaa! Demek ki ondan önceki devir, benim devrim değildi. Yasaklı olduğum bir devirdi” yi somut olarak hissediyorum. Birde bunu mesela bir şeyden daha çok iyi görüyorum. Dün özel tiyatrolara yapılan yardımı açıklandı. Ben de müracaat etmiştim. 41 yıllık tiyatrocuyum. Gerçekten çok önemli oyunlar oynadım, yazar yetiştiren oyunlar oynadım, tiyatro salonları inşa ettim. Dünkü devlet yardımı dağılımında bana kuruş para verilmemiş. Ve oraya müracat eden Devlet Tiyatrocuları içinde bir tek bana para verilmemiş. Bunun için onları aradığımda; “Beni nasıl görüyorsunuz? Neden böyle bir şey yaptınız? Ben Lenin olarak mı görüyorsunuz? Beni genel patronu Manukyan olarak mı görüyorsunuz? Tarla başında tere satar gibi mi düşünüyorsunuz? Ahlâğa mugayir bir tarafım mı var? Adi suçlardan yargılanmışım da bu mudur? “ diye soruyorum. Cevaplar belli: “Aman efendim size saygımız sonsuz, kurulda şu konuşuldu: Onun paraya ihtiyacı yok. Onun parası var.” Komik bir yaklaşım. Çünkü orada bulunan arkadaşlarımın da en az benim kadar parası var. Ali Poyrazoğlu. Her zaman daha iyi olmasını isterim. Bunlar değerli arkadaşlarımdır. Bir Müjdat Gezen. Bunların ekonomik durumları, en az benim kadar belki benden de iyiler yani. Onun için bu faraziye yanlış. İkincisi de biz yeni oyunlara para veriyoruz. Siz 20 sene önce oynadığınız oyunu bugün tekrar oynamak istiyorsunuz. 20 sene önce oynadığım oyun, yazarı var, çizeri var, onu bu gün oynuyorsam eğer, yeniden sahneye koyuyorum, yeniden yazarına para vereceğim, yeniden rejisörlük yapılacak, yeniden dekor yapılacak, bu da bence geçerli sebep değil. Buradaki esas sebep: Hükümet’in beni istememesi. Uzun süre iki gün telefonlarıma çıkamadılar. Ne bakanlık, ne de Kültür Müdürlüğü, Levent Kırca’nın telefonlarına çıkamadılar çünkü ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

HÜLYA OKUR- Neydi peki devletle husumetiniz? Işılay Saygından bu yana.

“SİZE PARA VERİLMESİ UYGUN GÖRÜLMEMİŞTİR”

LEVENT KIRCA- Her ne kadar oynadığımız oyunlar, her ne kadar televizyona çıkmıyorsam da tiyatroda hükümeti eleştiren bir oyun oynanıyor. Onların belediyelerinde, belediye başkanları oyunun arasında kalkıp gitmişti mesela hatırlıyorum. Belki bundan dolayı birbirlerinin kulağına bir şey fısıldayıp, “yaa Levent Kırca’ya bir şey vermeyin” gibi bir yaklaşım gerçekleşmiş olabilir. Belli ki böyle bir şeyler var. Sonra şey de çok enteresan. Kimse size çıkıp, somut bir şey söylemiyor. “Size para verilmesi uygun görülmemiştir” deniyor mesela başka bir açıklama yapılmıyor. Ben oradaki paranın peşinde değilim. Beni çok ilgilendirmiyor açıkcası.

HÜLYA OKUR- Diğerlerinden de ayrılmamanız gerektiğini düşünüyorsunuz.

“DEVLETİ MAHKEMEYE VERDİM!”

LEVENT KIRCA- 41 sene hizmet vermiş, güzel oyunlar oynamış bir Levent Kırca tiyatrosu, bugün devletinde özel tiyatrolara katkı sağlamak, tiyatroların devam etmesi adına bir para dağıtıyorlar ki, bu da benim hakkım olan bir şey. Ve yıllarca da müracaat etmemişim. Benim ekonomik durumum iyi. Mühim değil. Arkadaşlarım alsınlar. Ben almayayım. Hakikaten ilk defa bu sene benim için de bir ihtiyaç belirmiş ve bu yılda listelerde yokum. Siz benimle röportaj yaptığınız için söylüyorum. Yoksa ben herhangi bir gazeteyi çağırıp, “bakın bu böyle oldu” demem. Böyle bir içtihat kararı da bilinsin istemiyorum. Onun için devleti mahkemeye verdim. Bu parayı alacağım ve muhtemelen bu parayı Türk Eğitim Kurumuna bağışlayacağım. Bundan sonra her sene de hakkım olan devlet yardımı için müracaat edeceğim ve hakkım olanı isteyeceğim. Ama bu mücadelem, elimi belimi koyarak, kimseyi suçlayarak; ”he dede de” yapmadan, bunun spekülasyonunu yapmadan, avukatıma talimat verdim. Mahkemeye verdim hükümeti.

HÜLYA OKUR-Sebep sizin beyniniz miydi acaba?

LEVENT KIRCA- Çünkü ben oynadığım oyunun bir sahnesinde:
Buna şaka yapıyorlar oyunda..
– “Lan anlamam lazımdı” diyor
Kandırıyorlar bunu emekli olacak. Sanki bir hatası varmış gibi öyle.
Sonradan şaka olduğunu söylüyorlar. Atatürk’le ilgili bir konu geçiyor da.
– “Benim bunu anlamam lazımdı” diyor. Yani “Ankara hükümeti Ata’yı pek
iplemez. Neden anlamadım ben bunu?”
Bir de yer yer başörtülüleri eleştiren bir yapısı vardı oyunun. Belli ki buradan bir mim koymuşlar. İnsana düşündürüyorlar. Acaba ne yaptım diye? Mesela ben “Ferhan almış mı” diye sordum? O da çok takdir ettiğim bir arkadaşım. Ferhan diyordu ki: “Darbe olsa ,çıkıp sokağa oynayacağım” diyordu. Hani Ferhan almasa da diyeceğim ki; Ferhan’a da bu lafından dolayı vermediler. Bunlar baktığımız zaman da sonucun da öyle olmadığını görüyoruz. Bana niye verilmedi diye sorduğumda, ne biliyim midemde ülser vardı da onun için mi vermediler? Bunun da pek içinden çıkamıyorsun. Bu beni güçlendiriyor. Benim farklılığımı ortaya koyuyor.

HÜLYA OKUR- Süleyman Demirel zamanında hibe edilen parayı kabul etmemişsiniz.

LEVENT KIRCA- Süleyman Demirel zamanında devlet sanatçısı seçilmiştim. Bu benim için bir onurdur. O kart duruyor. Sadece şu faydası oluyor bana: O kart, arabamı park ettiğim zaman, camına kartı bırakıyorum ”devlet sanatçısıdır” diyor, çekmiyorlar. Devlet sanatçılığının; otobüse bedava binersiniz yada uçaklarda vip salonunda oturuyorsunuz yolculuk ederken. Ben zaten oturmam. Döve döve oturtsalar beni kimse oturtamaz. Çünkü ben halkın arasında oturmayı tercih ederim.

HÜLYA OKUR- Almayan birkaç kişi de oldu mesela Yaşar Kemal.

LEVENT KIRCA- Almayan oldu da. O yıl herkese verilmişti.

HÜLYA OKUR- ‘‘İnsanlar politikacı, cumhurbaşkanı, hatta devlet sanatçısı olabilir, ama sanatçı olamazlar.’’ Sözünü bu ünvanı almak istemeyenler kullanmıştı.

LEVENT KIRCA- Yok onlar o kadar da önemli değil. Ben her zaman şunu dedim: Biz her zaman karşımızda bize engel olan, destek olacağına köstek olan bir sistemle mücadele ediyoruz. İlk defa devlet sana kilo ile “Devlet Sanatçılığı” ünvanı dağıttı. Koşa koşa aldım. Sonra geri aldılar. Verdim. Sonra bir daha verdiler. Yine gittim aldım. Mühim olan o alışverişti yani. O kadar mühim değildi yani.

HÜLYA OKUR- Sezgileriniz ne kadar güçlü?

LEVENT KIRCA- Çok kuvvetli. Bugün nasıl bir besteci akorları çok iyi biliyorsa, ve beste yaparken o akorlardan yararlanıyorsa, bir ressam renkleri çok iyi biliyor ve kullanıyorsa, bir mizah ustasının da güldürü kalıplarını çok iyi biliyor olması gerekmektedir. Güldürü kalıplarını kullanarak, anında spontane espiri yapar. Bir gece, bilmem ne sirkinde 5 tane espiri yapmakla, espiri spontane gelişen bir şeydir. Aynı hikayeyi anlata anlata, seyircinin karşısında değiştirip, tutan taraflarını elinde tutup, tutmayan taraflarını bir kenara atıp, aynı hikayeyi 5 sene peşpeşe anlatıyor olmak, sizin espiri zekanızın yüksek olduğunu göstermez. Çünkü neticede sizde bir yerde bir konuşma yaparsınız. O konuşmanın, bir kısmı iyidir, bir kısmı rezildir, bir kısmı inanılmazdır. İnanılmaz kısımlarını alırsınız, iyi olan kısımlarını alırsınız, bakiyesini atarsınız. Bir sonraki konuşmanız, ilk yaptığınız amatör konuşmadan biraz daha uzundur. Bir sonraki; “Lan bu adam ne kadar güzel konuşuyor” olur. Bir sonrakinde “Lan bu adam müthiş olur” Ve her dinleyen onu o anda konuşuyor zanneder. O konuşmanın arkasında ondan evvel yaptığı 20 konuşmanın özeti vardır. Bir adamın o gece oyunun içinde, salondan gelen sese yönelip espiri yapması..Mesela bir gün salondan annesi babası oturuyor, çocuk devamlı vırt vırt dolanıyor. Ben oyunu bölüp, “ya kardeşim tiyatro izlemeyi bilmiyorsunuz. Hadi çocuğunuzu getirmişsiniz, sahip olun o zaman” şeklide yaklaşmayıp, “-getirin ben bakıyım çocuğunuza da. Siz rahat rahat oyunu seyredin demek, o anda yapılmış, daha evvel denenmemiş, hemen o anda aklınıza gelmiş bir şey. Sonra oyun oynarken birinin telefonu çaldı bir gün. Hep telefonu çalanlar tiyatroda azarlanırlar. Oysaki ben oyunu durdurdum. Netice de senin telefonun önemlidir. Konuş, biz yine devam ederiz. Çünkü ben oyunumu oynayabilirim ama senin telefonun bir daha çalmayabilir. Önemlidir belki adamın evi yanıyor. Kardeşim sen konuş. Arkadaşlar siz oturun bekleyin. Bu hem salondan büyük bir reaksiyon alıyor.

HÜLYA OKUR- Hem de küstürmemiş, gıcıklandırmamış oluyorsunuz seyircinizi.

LEVENT KIRCA- Zaten o bir daha O artık telefonu da kullanmaz…Bir hikaye anlatıyorsun. 5 senedir aynı hikayeyi anlatıyorsun.”-La bu herif inanılmaz.” Bu herif 5 senedir bunu anlatıyor yaa bu bir başarı değil. Bence.

HÜLYA OKUR- Siz televizyonun çıkmadığı zamanlarda insanların tek eğlencesinin tiyatro ve sinema olduğu yıllarda yaşamınızı sürdürmek ister miydiniz?

LEVENT KIRCA- Tabi tabi. Hiç fark etmezdi. Yeter ki tiyatroyla ilişkim olsun. Müzik dinleyerek, kitap okuyarak, inandığım bir gazeteyi okuyarak ki şu anda bir tek cumhuriyet okuyorum. Onun da eleştirilecek yanları var ama yinede gıda alınacak bir gazetedir. En azından doğruları yazan bir gazetedir. Müzik dinlemenize kimse engel olamaz. Sanatla, resimle, güzel sanatlarla iştigal etmenize kimse mani olamaz. Bu sizin gıdanızdır. Bunun dışında da hakikaten 2,5 sene çekilip, benim kendi programımı bitirip, bana gelen teklifleri de reddedip, Büyük Ada’da tamamıyla sanatsal gıda olarak çalışarak geçirdim. Buda benim için iyi oldu. Hem seyirci beni özledi. Hem yokluğumda benim ne kadar gerekli olduğumu gördü. Aynı şeyleri bende hissettim. Yani şimdi yeniden başlarken, sıfır kilometre bir makine pozisyonu hissediyorum.Levent Kırca’nın özledindiğini hissediyorum ki. Sirk de bile yaptığınız iki espiriyle ertesi gün herkes sizin gibi konuşuyor. Herkes birbirine ”özür dilesin, özür dilesin” diye bağırıyordu. Bunda tabi benim yaptığım espirinin kalitesinden ziyade seyircinin beni özlemişliğinden kaynaklanan bir alt yapı vardı. Ama halen de bizim televizyonlarımızda şu anda bile, sosyal içerikli bir mizah, sosyal içerikli bir espiri ne kadar yapılabilir mi? Yaptırılabilir mi? Bana pek yaptırılamaz gibi geliyor.

HÜLYA OKUR- Yunanca komos sözcüğünden türeyen komedya’da soytarı , hokkabaz rolü aldınız mı? Ve komedyada hangi rolünüz kovanızdaki boyanın duvara yettiği andır?

LEVENT KIRCA- Sirkte palyaço espirisi var. Clown espiridir o. Düşersiniz, kalkarsınız. Salaksınızdır. Şapşalsınızdır. Gerizekalısınızdır. Güldürü kalıplarından düşen adama gülünür ya, düşen adama iki nedenle gülünür; bir tanesi düştü diye bir hareket komiği vardır. Birde o salak düştü, ben düşmedim diye kendinize bir pay çıkartarak gülersiniz. Bizim geleneğimizde bir palyaço kültürü yoktur. Soytarılıkta da aynı şey söz konusudur. Siz eğer, clown espiriyi Charli Chaplin gibi görevci gülmeceyle, mesaj veren gülmeceyle bir hale getirebiliyorsanız, onun sessiz sinemadan günümüze kalmasının sebebi budur. Hitleri eleştirmiş, kolluk kuvvetlerini eletirmiş, ezene karşı, ezileni korumuş bir komedyen. Onu soytarılıkla, sirk palyaçosunun, clown yapısıyla birleştirmiş. Bir yemek yapacaksanız. Bunları birbirine karıştırıp bir tat, bir doku oluşturmanız gerekir. Nasıl bir şair olmak isterdiniz dense bana, sıradan aşk şiirleri yazan bir şair olmaktansa Nazım Hikmet olmayı yeğlerim.

HÜLYA OKUR- Neden? Farkı?

LEVENT KIRCA- Bütün dünya insanlarına, ezilmişlere bir şeyler yapıyor olması ve çok evrensel olması önemli tabi benim için.

HÜLYA OKUR- TRT’de ramazan programı olsun diye başladığınız Olacak O kadar sosyal hayatta aksayan şeyleri çok sevilen bir program olarak halkın önüne koydu. Peki bu programa bir başka isim arasaydınız bu kadarı da olmaz der miydiniz? Oya hanımdan ayrıldıktan sonra da Tiyatro da isminin kalması bir vefa göstergesi mi?

LEVENT KIRCA- İsmi ne olursa olsun içi çok önemliydi. İçi başarılı olduğu için önüne ne koyarsak koyalım tutardı. Şimdi bir mizah programı yapacak olursam ki, şu ana kadar bir anlaşma içindeydik. Birden bire ses soluk kesildi. Onu da daha ilerleyen günlerde açıklayacağım. Yine nedeni midemdeki ülser miydi?
Bu sefer yapacağımız bir kabare programının ismi başka olacak.

HÜLYA OKUR- Mesela “bu kadarı da olmaz”

LEVENT KIRCA- O, Olacak O kadar’a çok yakın bir isim. Özde benzeyeceği için, diğer açılardan benzeyecek her türlü şeyi ortadan kaldırmanız lazım. Levent Kırca ile suya, sabuna dokunduk olabilir, Levent Kırca ile işinize gelirse, hal ve gidiş olabilir, keşke olabilir…Biz kadroyu bile değiştirdik. Benim dışımda herkesi yeni. Birde şunu dediler: “Lan adam olacak o kadardan başka bir şey yapamıyor” Olacak O Kadar’ın içinde o kadar çok şey vardır ki, o kadar çok tipler, o kadar çok çeşitlemeler vardır ki. Kaynanalarda adam Nuri Kantardı di mi? Dizi bitti herkes için o Nuri Kantardı. Ya bu adamda Nuri Kantardan başka bir şey yapamıyor.. O belki doğru. Bu adam dünyadan başka bir yerde yaşayamıyor demek gibi bir şey. Yaşanacak başka bir yer yok ki!

HÜLYA OKUR- Oyunlara mekan olarak çadırları seçiyorsunuz. Dolmabahçe’de 1 Trilyon 250 milyar’a bir çadır yaptırdınız. Bu oyunlarınızın duvarların arasında kalmaması için mi, Sirk gibi taşınırlığı mümkün olsun diye mi, bir kabile hayatı yaşama özleminden doğan bir fikir miydi?

BEN ÇADIRLARI SEÇMEDİM. ÇADIRLAR BENİ SEÇTİ.

LEVENT KIRCA- Ben çadırları seçmedim. Çadırlar beni seçti. Çünkü bir tiyatronun üstünü örtebilecek en ucuz malzeme çadırdı. Hiçbir zaman paramız bir duvarı satın alabilecek güçte olamadığı için çadırdı. Örtünebilmek için bir bezi satın alabildiğimiz için çadır oldu. Gerçekten inanılmaz bir tiyatroydu küçük çiftlikteki. Sonra onu Hüsnü Özyeğin’e sattım. Önünden bile geçemiyorum şimdi. Tuvaletlerinin üstüne bile” Bir Levent Kırca tuvaletidir” diye beni anmak için bile böyle bir şey yazmadılar. Halbuki orada sevinçlerimiz oldu, üzüntülerimiz oldu, arkadaşlarımız kucağımızda öldü. Ve o mekanda böyle bir şey yapılabilmesinin sebebi, benim o mekanı bir kültür mekanı olarak lanse etmemden kaynaklandı. Antika bir yerdir. Kimse o açıdan oraya bir çivi bile çakamaz. O açıdan bana borçlular.

HÜLYA OKUR- Maçka Parkı’ndaki Levent Kırca-Oya Başar Tiyatrosu’nda ‘Sefiller’ adlı oyun sahnelenirken rol alan Tekin Siper, sahnede dans ederken aniden fenalaşarak yere düştü. Ve yaşamını yitirdi. Bu tür bir sonu, başkalarının hayatlarını gözler önüne sererken birden kendisi için bir ölüm sahnesini ortaya koyan ustalara ne kadar yakıştırıyorsunuz?

“BENİ SAHNEDE ÖLDÜR SANA İNANACAĞIM”

LEVENT KIRCA- Tabi inanılmaz bir şeydi. Hem Tekin için. Hem bizim için. Bende ilk defa bir insanın ölümüne tanık oldum. Kucağımızda öldü arkdaşımız. Çok da sevdiğimiz bir arkadaşımızdı. Bizim için de çok önemli doruk noktasında bir hikaye, öykü oldu. Kendisi de isterdi. Ben sahnede öleyim. Hatta Tanrıya inanmazdı. Ve derdi ki: “Beni sahnede öldür sana inanacağım”. Belki şimdi öteki tarafta inanmıştır. Bir sanatçının tiyatrosundan uzak olmadığını gösterir sahnede ölmesi. Bence bir tiyatro oyuncusu nerde ve ne zaman ölürse ölsün bence sahnede öldü demektir.

HÜLYA OKUR- Ölümünüzden sonra vasiyet ettiğiniz, ölümümden sonra mezarım şurada olsun, burada olsun dediğiniz bir yer.

LEVENT KIRCA- Beni defnettiler çoktan. Bir halk mezarında olabilirim. Hiç önemli değil. Belediye de kaldırsa kabulümdür.

HÜLYA OKUR- Parodi, skeç, oyun yada senaryo yazarken masaya ne gelmezse sinirlenirsiniz?

ARKADAŞLARA HEP BÜYÜK YUMURTA YUMURTLAYIN DERDİM

LEVENT KIRCA- Masaya gündemi çok iyi takip etmesini isterdim yazar arkadaşlarımın. Gazetelerde ne varsa onun gelmesini isterdim ama sırf gelmiş olmak için de bir gelmek değil. Arkadaşlara hep büyük yumurta yumurtlayın derdim. Kıçınız biraz acısın. Ama biz halkın karşına sıradan espirilerle çıkmayalım. Bir süre bu 20 sene süren bir program. Sabah ezanı kalkıp çekime gitmek, gece yarısı dönmek. Artık sürekli oynamak zorunda olmak fenalık getirmişti bize son yıllarda. Olacak o kadarın artık kendi kendini tekrarlıyor olmasının altında yatan sebepte buydu. Çünkü sürekli kültürel açıdan kendinizi üstün tutmak zorundasınız, sürekli gündemi takip etmek zorundasınız, sürekli iyi espiriyi bulmak zorundasınız. Şimdi televizyonlara baktığınızda çok basmakalıp işler yapıldığını, bütün dizilerin birbirine benzediğini görüyoruz.

HÜLYA OKUR- Tiyatronun adına, halk olarak üzerimize düşeni söyleyebilir misiniz?

TV SEYREDENLERİN AMATEM’DE UYUŞTURUCU TEDAVİSİ GÖRMESİ LAZIM.

LEVENT KIRCA- Size bir şey düşmüyor. Siz zaten üzerinize düşen yükün altında ezilmişsiniz. Ev kiranızla uğraşıyorsunuz, çocuğunuzun okuluyla uğraşıyorsunuz, elektrik, su parası, otobüste evinize nasıl gelirsiniz onu düşünüyorsunuz. İletişim organlarının sahiplerinin üstüne çok şey düşüyor. Onlar da düşmesini istemiyorlar. Kendi televizyonlarını seyretmeyen patronların, kendi lokantasında pişirdiği yemeği yemeyen restaurantçıların yemekleriyle besleniyoruz biz artık. O televizyonlar, televizyon patronu için oyuncak olmaktan çıktı. Onlar için kalite çok önemli değil. Reyting önemli ve alacakları reklam önemli. Ve o iletişim araçlarının propaganda aracı oluyor olması. Yani kaliteyi elde etmek için uğraşmak lazım. Bakkalında oturmayan bir bakkal, batırır dükkanı. Peyniri çürütürsünüz, zeytini bozarsınız. Yada o bakkal kasada oturana çalışır. Bu gün bence televizyon patronları işlerinin başında oturmuyorlar. Kapitalizmin size uygun gördüğü oyunların içinde buluyorsunuz kendinizi. Bir süre sonra böyle uyuşturuluyorsunuz. Diziyi bırakamadığını söylüyor. Amatem’de uyuşturucu tedavisi görmesi lazım. Seyretmediği zaman titreme sarıyor. Sabah Seda Sayan’ın programından bir başlıyor kavgalar, İbrahim Tatlıses’in programı da aynı olmuş. Geçen bir baktım.

HÜLYA OKUR- Sorunun kaynağı bu sizce. Peki..“Gereği düşünüldü” son oyununuz. Tekrar tekrar oymaktan sıkılmayacağınız bir oyununuz var mı ve bundan sonraki oyun projeleriniz..

TELEVİZYON PATRONLARI, HÜKÜMETLE, İKTİDARLA TİCARİ İLİŞKİLER İÇİNDELER.

LEVENT KIRCA- Şimdi ben şundan sonra şunu yaparım önümüzdeki sene. Levent Kırca’nın içinde olacağı, Levent Kırca çizgisindeki sosyal komediler olacak. Yine Levent Kırca’nın finansmanını sağladığı bir ikinci tiyatro olacak. İçinde Levent Kırca’nın isminin de geçmediği, seyircilerin farklı bir tiyatro seyrediyoruz diye gittiği, ama orada trajedilerin de, dramların da oynanabildiği bir dönem deniz gezmişlerin asılmalarını da anlatan, yapmak istediğim şeyler varda..Seyirci Levent Kırca deyince gülmeye diye geliyor. Kırca’dan alıştığı bir doz var. Onu göremeyince Hay Allah olmasın diye, AB Tiyatrosu gibi iç içe, alternatif bir tiyatro yapmak istiyorum. Sinema da istiyorum. Çünkü orda da özgürsünüz.Televizyonda ne olursa olsun kısıtlısınız. Çünkü bugün televizyon patronları, hükümetle, iktidarla ticari ilişkiler içindeler. Birbirlerine destek oluyorlar. Bulunduğunuz ortamı eleştiremeyebiliyorsunuz. Bu da Türk mizahı açısından çok hoş olmuyor. Bugün sizin ülkenizi de karikatüristleri mahkemeye veren bir zihniyet yönetiyor. Bu da hiç hoş olmuyor.

HÜLYA OKUR- Mizah baskı oldukça daha çok yükselmez mi zaten!

LEVENT KIRCA- Yükselir. O anda yapamazsınız da bir dönem sonra yükselir. Siz ömür olarak o döneme yetişmeyebilirsiniz. Baskı olan ülkelerde mizah daha çok gelişir hiç şüphesiz.

HÜLYA OKUR- Mizaha katkılarından dolayı bu hükümete teşekkür etmiyorsunuz yani?

LEVENT KIRCA-Ediyorum.

HÜLYA OKUR- Ve siyasi gidişatı yorumlamanızı istesek neler söylersiniz?

AKP, TEK BAŞINA İKTİDARA GELEMEZ.

LEVENT KIRCA- Bence AKP tek başına iktidara gelemez. Çünkü halk bunu istemez. Kimse istemez. Türkiye’de bunu isteyen yok. Bence en az 4 partili, hatta 5 partili, bağımsız milletvekillerin de katılacağı bir koalisyon hükümeti olacağını düşünüyorum. Yeniden AKP’nin iktidar olduğu bir ülke düşünemiyorum. Olsa da olmaz yani. Olmaz.

HÜLYA OKUR- Cumhurbaşkanlığı seçimi halkın tekeline bırakılmalı mı?

LEVENT KIRCA- İşte bu 5 parti, aralarında birini belirleyecekler. Şimdikinden daha iyi olacaktır. O koalisyonlar hiçbir zaman ülkeyi ileri götürememişlerdir. Buna hiç şüphe yok ama ilk ağızda kanamayı durduracağız.

HÜLYA OKUR- Sanata desteğini verecek bir parti tahayyülünüzde yok o zaman. Süleyman Demirel zamanında bir şeyler görmüştünüz ama..

LEVENT KIRCA- Partilerin sanatla hiç işi yok. Evet Süleyman Demirel zamanında, Turgut Özal zamanında, Ecevite kendisi sanatçı bir adamdı ama dikkat ederseniz, politikacılar tiyatro izlesinler, sanat izlesinler. Yok. Bir futbol maçıdır almış gitmiş. Onlara bayılıyorlar. Ama sanattan, operadan, klasik müzikten, baleden falan haberleri yok.

HÜLYA OKUR- Levent Kırca sevenlerine, Sanat takipçilerine, haberx okurlarına son olarak ne söylemek istersiniz?

LEVENT KIRCA- Ne diyim? Ben var oldukça mücadelelerimiz, eylemlerimiz sürecektir.

“SANKİ BİR MERHUMEYİM. TABUTUMUN İÇİNDE DAHİ BİR GÜLÜMSEME HAKİM YÜZÜMDE. GÖMÜLÜYORUM HALA AYNI. HATTA SORGUYA ÇEKİLİRKEN DE. YARADANIM SORUYOR: NEDİR SENİ BU KADAR MUTLU EDEN? ALLAHIM, AZ ÖNCE SARHOŞ BİR ŞOFÖR ARABASIYLA BANA VURDU. OLAY YERİNE POLİSLER VE GAZETECİLER GELDİ. BEN YERDE CAN ÇEKİŞİYORDUM. ŞOFÖR, KENDİSİNE YÖNELTİLEN SORUNUN CEVABINI VERİR VERMEZ BEN BEYNİME GİDECEK SON OKSİJENİ GÜLMEK İÇİN KULLANDIM. PİŞMAN DEĞİLİM. EĞER BU İFADEYLE ÖLMÜŞSEM, BENİM İÇİN YAŞAM BURADA BAŞLIYOR DEMEKTİR! “ÖCÜ” YAPAN YÜZLERE KARŞI BASTIĞIM KAHKAKAYI BANA TEKRAR KAZANDIRDIĞI İÇİN LEVENT KIRCA’YA TEŞEKKÜRLER.”