Popüler Kullanıcılar

Eleq 31 Mart ipucu :Kuşşara Kralı Anitta'nın Hattuşa Şehrini fethettikten sonra ateşe vermesi tarihte nasıl anılır?

İyi pazarlar sevgili eleqseverler...Kuşşara Kralı Anitta'nın Hattuşa Şehrini fethettikten sonra ateşe vermesi tarihte nasıl anılır?

CEVAP : ANİTTA'NIN LANETİ  

#eleq #eleqoynacanli #eleqipucu#ipucu #eleqsever #ödüllüyarışma#canlı #yarışma #hadi #türkiye#eğlence #paraödülü #love #trivia#joker #tbt #tarih

Devamını Oku
Eleq  31  Mart  ipucu :Kuşşara Kralı Anitta'nın Hattuşa Şehrini fethettikten sonra ateşe vermesi tarihte nasıl anılır?

Eleq ipucu 5 Ocak: Rene Magritte’in resmettiği otoportre 'İnsanın Oğlu'nda yüzünü kapatan meyve?

eleqseverler hazırsanız 5 Ocak 2019 ipucu sorusu ve cevabı

#eleq
Selamlar sevgili #eleqseverler

Merhaba sevgili eleqseverler, bugün ipucu sorumuz 1964 yılına ait bir tablo ile ilgili
Belçikalı sürrealist ressam Rene Magritte’in resmettiği otoportre ‘’İnsanın Oğlu"nda yüzünü kapatan meyve hangisidir bilen var mı?
Cevap: Yeşil Elma
The Son of Man , İnsanın oğlu, 1964 Ressam Rene Magritte ... klasik bir giyimle takım elbise giymiş şekilde resmetmiş kendini. ... Yeşil bir elma yüzünü kapatır sadece gözünün bir bölümü görünür. ... Mitolojide Elma yasak meyvedir

Devamını Oku
Eleq ipucu 5 Ocak: Rene Magritte’in resmettiği otoportre 'İnsanın Oğlu'nda yüzünü kapatan meyve?

Eleq ipucu 4 Ocak: Avrupa şampiyonu olan ilk Türk boksör?

#eleq
eleqseverler hazırsanız
Selamlar sevgili #eleqseverler
Merhabalar sevgili eleq tutkunları
Merhabalar sevgili eleqseverler, haftanın son günü bir spor sorusuyla sizlerleyiz
1972’de "Avrupa şampiyonu ilk Türk boksör’’ ünvanını alan, 1975’te bu başarısını pekiştirmeye devam eden sporcumuzun adını kimler hatırlıyor?
Cevap: Cemal Kamacı
Cemal Kamacı, 1 Ekim 1973'de, Ali Sami Yen Stadı'nda düzenlenen unvan maçında Avrupa şampiyonu Roger Zami'yi yenerek 63,5 kg'da bu unvanı ele geçirdi.

Devamını Oku
Eleq ipucu 4 Ocak: Avrupa şampiyonu olan ilk Türk boksör?

Eleq ipucu 3 Ocak: Mayorka ve Ibiza dahil 5 büyük adadan oluşan İspanya'ya bağlı özerk adalar bölgesi?

#eleq
eleqseverler hazırsanız
Selamlar sevgili #eleqseverler
Merhabalar sevgili eleq tutkunları
Merhabalar, coğrafya tutkunları burada mı eleqseverler?
Bu ipucu sorusu tam size göre!
Soru: Mayorka ve Ibiza dahil 5 büyük adadan oluşan, İspanya'ya bağlı özerk adalar bölgesinin adını hatırladınız mı?
Cevap: Balear Adaları
Balear Adaları Özerk Topluluğu İspanya'ya bağlı beş büyük ve onları çevreleyen birkaç küçük adadan oluşan bir özerk bölgedir. Bölgeyi oluşturan adalardan büyük olan beş tanesi Mayorka, Minorka, İbiza, Cabrera ve Formentera'dır.
Her ne kadar Balear Adaları'nın en büyüğü Mallorca olsa da; İbiza son 30 yıldır gerek turizmin, gerekse de eğlence dünyasının Avrupa'daki önemli bir merkezi olmuştur.
İbiza adası; daha çok yaz partileri ve Dünyaca ünlü gece kulüpleri ile tanınır.

Devamını Oku
Eleq ipucu 3 Ocak: Mayorka ve Ibiza dahil 5 büyük adadan oluşan İspanya'ya bağlı özerk adalar bölgesi?

Eleq ipucu 2 Ocak: Yusuf Atılgan'ın giriş bölümü hariç metnini yok ettiği romanı hangisidir?

Eleq ipucu 2 Ocak 2019 sorusu belli oldu. İşte cevabı:
#eleq
eleqseverler hazırsanız
Selamlar sevgili #eleqseverler
Merhabalar sevgili eleq tutkunları
Haftaya bir edebiyat sorusuyla başlıyoruz
Soru: Yusuf Atılgan'ın 1960’lı yıllarda yazdığı bilinen fakat sandığında bulunan giriş bölümü hariç metnini yok ettiği romanı hangisidir?
Cevap: Eşek Sırtındaki Saksağan
Yusuf Atılgan’ın 1961’de yazdığı ve beğenmeyip yok ettiği bilinen yapıtı ‘Eşek Sırtındaki Saksağan’dan artakalmış 20 sayfalık bir bölüm, Faruk Duman’ın hazırladığı ‘Siz Rahat Yaşayasınız Diye’ başlıklı Atılgan metinleri derlemesinde ilk kez okur önüne çıktı. Bu derlemede Atılgan’ın elinden çıkma, ilk kez okurla buluşacak başka birçok pırlanta daha var.

Devamını Oku
Eleq ipucu 2 Ocak: Yusuf Atılgan'ın giriş bölümü hariç metnini yok ettiği romanı hangisidir?

Eleq ipucu 1 Ocak: Truman Show filminde üzerine yıldırım düşen uçak afişinde ne yazar

Eleq ipucu 1 Ocak 2019 sorusu belli oldu. İşte cevabı:
#eleq
eleqseverler hazırsanız
Selamlar sevgili #eleqseverler
Bugün ipucumuzun konusu sinema
Soru: 1998 yapımı Peter Weir’in yönettiği Truman Show filmini biliyorsunuzdur. Peki filmde seyahat acentasının duvarındaki, üzerine yıldırım düşen uçak afişinde ne yazar kimler hatırladı?
Cevap: IT COULD HAPPEN TO YOU! (senin basina gelebilirdi) 
TV dünyasının yaratabileceği kurmaca evren konusunda sinemadaki en çarpıcı tasvirlerden biri. “Truman Show”, günde 24 saat yayınlanan bir dizinin içine hapsolan bir hayatın, hafif bilimkurgusal öğelerle sarılmış öyküsünü sunuyor. Bunu hem içeriden, hem dışarıdan, hem de bizim gözümüzden izlenecek şekilde düzenlemesi de farkını ortaya koyuyor. TV ile ilgili gelmiş geçmiş en özgün film kuşkusuz karşımızdaki!

Truman Burbank (Jim Carrey), bebekken bir TV kanalı tarafından evlat edinilmiştir. O andan itibaren de ‘Truman Show’ adlı bir televizyon programında kendisini oynamaktadır. Bu durumdan bihaber yaşayan Truman, mükemmel ama bir o kadar da basmakalıp bir hayata sahiptir. İçinde bulunduğu yapay stüdyonun ise ne olduğunun farkında değildir. Bu durum hakkında şüphelenip harekete geçmesi filmin orta yerlerine denk gelir. Elbette yönetmen Christof (Ed Harris), kurmaca hayatın tepesindeki ayın içindeki stüdyoda çalışanlar, Truman’ın aşkı (Natasha McElhone) ve hayran kitlesi onu yakından takip etmektedirler.

Aslında daha önce sinemada ele alınan TV’nin yani canlı yayının gazabına uğrayan karakterler temalı bir film. Konusundan da anlaşılacağı üzere derin bir eleştiri bulunduruyor içinde. Ancak Sidney Lumet’in “Şebeke”sinde (“Network”, 1976) veya Paul Michael Glaser’ın “Koşan Adam”ında (“The Running Man”, 1987) da görülen bu hikaye, daha farklı bir konsepte, bir distopyaya yerleştiriliyor burada. George Orwell’in 1984’ünden beslenen bir formata sokuluyor.

Yani gerçek olan ile kurmaca olanın sorgulandığı evren ve bunun ahlaki boyutlarını sorgulayan dramatik yapı üst üste bindiriliyor. Böylece TV ve medya konusunda daha önce görmediğimiz bir bütünle karşımıza dikiliyor “Truman Show”...

İşte beş maddede bir başyapıtın özeti:

1-Esin kaynakları

Aslında “Truman Show”un oluşturmak istediği şey sinemada TV estetiğini devreye sokmak. Bunu yapmak için de adeta yapay bir hapsihane yaratarak onun içindeki sabit kameralar odaklı ilerliyor. Filmini de bu reality şovun izlenip izlenmeyeceği sorunsalı üzerine inşa ediyor. Bağlandığı sonun ise ‘Her şeyin bir sonu var. Bu program bitse başkaları olacak.’ cümlesini özümsemesi korkutucu bir hale getiriyor sözünü ettiğimiz durumun.

Peki burada Hollywood’un yanı başında oluşturulan kapalı hapishanenin, Seahaven adası yaratımının nelerden etkilendiği söylenebilir. Öncelikle 1998’den öncesi TV’de gerçeklik ile kurmacanın arasındaki bağları yerle bir eden “Merhaba Dünya” (“Being There”, 1978), “Doğru-Yanlış” (“Wrong is Right”, 1982) ve “Robocop” (1987) gibi filmler örnek verilebilir. Bunların ilkinde, Peter Sellers’ın canlandırdığı hayatını TV izleyerek geçiren bir adamın adeta bu algıyı yitirdiği ruhsal bir dünya kuruluyordu. Belki de sinemada TV estetiğini ilk başlatan eser o idi.

Richard Brooks imzalı ikincisi ise muhabirlik meselesi ve TV dünyası üzerine bir taşlama idi. Verhoeven’ın “Robocop”unun aralara sürekli reklam giren bir estetik benimseyerek durumu en çok hareketlendiren film olarak dikkat çektiği görülebiliyor. Yönetmeni Paul Verhoeven’un sinemasal zihninin bir ürünü olduğu söylenebilir.

Aslında her üç film de TV estetiğinin yolunu açtılar. Ancak “Truman Show”un daha çok George Orwell’in 1984 teorisinden beslendiği görülebiliyor. Aslında bu açıdan bakınca da bilimkurgu tarihinde “Logan’s Run”ın (1976) yok olan dünyayı, yeniden inşa edilen kısıtlı bir alana sıkıştırma meselesinin ilk filmi olarak belirdiği söylenebilir. Öyle ki orada da buradaki kurmaca hapishane kıvamındaki stüdyoya benzeyen, bilgisayarların kontrol ettiği bir dünya portresi çiziliyordu. Yani “Truman Show”un esas esin kaynağı ya TV estetiğini benimsen filmler ya da bu distopik bilimkurgular olarak görülebilir.

Zira 1984’ün 1956 ve 1984’de iki sinema uyarlaması mevcut. Bunun yanında “Koşan Adam” (1987) adlı bir de gerçek bir insanın yeraltında düşmanlarını alt edip edemeyeceği sorunsalını ele alan ve tamamen yalanlarla ilerleyen ‘TV programı filmi’ konsepti ile veya “Westworld”ün (1973) yine belli bir alanda inşa edilen robotlarla dolu western kasabasına birkaç insan sokma görüşüyle akraba olduğu söylenebilir. Yani TV estetiği, distopik bilimkurgu mantığı ve inşa edilen kasabalar, “Truman Show”un beyninde yer etmiş gibi...

Elbette Sidney Lumet’in “Şebeke”sinde yıllar geçtiği için görevine son verilen bir haber sunucusunun, yayındayken ‘gelecek hafta canlı yayında intihar edeceğim’ demesiyle birlikte yaşananlar ve devamındaki ‘programın içinde sıkışmışlık’ durumu da temasal olarak Peter Weir’ın filminin zihnine yerleştirilmiş. Orada TV programı, burada reality şova transfer olunca bir estetik gelmiş anlayacağınız...

2-Distopya nasıl kurulmuş?

Yapıtın daha isminden başlayarak hem bir TV şovu hem de bir distopya sunduğu görülebiliyor. Zaten yönetmen, filmin açılışında Christofer’ın görüşleri ile Truman’ın yaşadıklarını üst üste bindirerek bu durumu hissettiriyor. Bu paralellik sonucunda geçişimizi Truman’ın evrenine yapınca ise ‘10.000 küsur gün’ ibaresini görüyoruz. Böylece röntgenci kameralar başta olmak üzere, Truman dünyasının ayının içindeki yönetmen ve daha nicesinin varlığıyla bu mantık devreye giriyor.

Aslında bu sözünü ettiğimiz röntgencilik meselesini birçok Hitchcock filminde görebiliyoruz. Ancak burada daha çok, durumun TV’nin pembe dizi mantığının üzerine yerleştirildiği söylenebilir. Öyle ki yaratılan bu dünyada, Truman dışında herkes yalan söyküyor. Zira yan karakterler, yönetmenin emriyle sahneye giriyorlar. Genelde de onlar Truman’ı bir yere getirince gerçek açılar hakimiyet kuruyor. Ancak Truman bir yerde yalnız olunca onun yüzünü göremediğimiz bizi rahatsız eden çerçeveler mevcut. Yani bir sette olduğumuz her daim hissettiriliyor.

Gerçeğin de bu mantık ışığında açığa çıktığı söylenebilir. Beklenen senaryonun dışına çıkılan birkaç yerde de zaten kamera Truman’ı kaybediyor. Böylece kaçan karakteri yakalamak için çabalamak zorunda kalıyor. Anlayacağınız, bu evren senaryolarla kurulmasına karşın oyuncuların doğaçlama gücüne de güveniyor biraz. Bu da aslında biraz ‘robot’ların veya ‘bilgisayar’ın hakimiyet kurduğu distopik bilimkurguların bu eğiliminin yerini burada insan gücünün almasını sağlıyor.

Bu doğrultuda da zaten Philip K. Dick romanlarının uyarlamalarında, “Logan’s Run”da veya “Koşan Adam”da gördüğümüz gibi bu sistemden kaçmak, gerçekleri keşfetmek için araştırmak yapmak durumunda kalan bireylerin yerine Truman’ın geçtiğini görüyoruz bir süre sonra. Böylece film, distopik bir bilimkurgu olarak da şekilleniyor. Halbuki onun her sabah ‘Günaydın, görüşemezsek tünaydın, iyi akşamlar ve iyi geceler’ demek için kurgulandığını ya da eğitildiğini de biliyoruz. Anlayacağınız ‘mükemmel insan’ ya da isminin tam çevirisiyle ‘dürüst ve gerçek insan’ için!

Yani Truman, bebeklikten beri bu şovun içinde olduğundan, hayatı şartlanmalar üzerine kurulduğundan ve insanların gözetlemesiyle ayakta kaldığından; artık yapaylığı bir yaşam tarzı olarak kabulleniyor. İdare edilmeden yaşayamıyor adeta. İşte tam da bu durum karşısında distopik bilimkurguların ötesine geçiliyor.

3-Zoraki mutluluk

Aslında bu bilimkurgusal konuları bir tarafa bırakınca filmin 50’lerin Douglas Sirk filmlerinde de abartılarak alaya alındığını gördüğümüz o mükemmel aile portrelerinden birini sunmak istediğini gözlemlemek mümkün. Öyle ki daha gençliğinde Truman’a Laura Linney’nin canlandırdığı kadın karakter Meryl yanaştırılıyor. Onun gerçek anlamda aşık olduğu kadın ise kendisinden uzak tutuluyor. Bu doğrultuda da Truman’a, sabahları işine giden, akşamları evinin bahçesiyle uğraşan bir Amerikan memuru tipi veriliyor.

Yaşadığı ev de aslında taşrada. Bu sebeple “Amerikan Güzeli”nde (“American Beauty”, 1999) de gördüğümüz o yapay mutluluğun esiri durumunda kendisi. Zorla aile babası yapılmak istemesi de bunlara ekleniyor. Buradan yola çıkınca filmin Amerikan aile yapısıyla da dertleri olduğu söylenebilir. Öyle ki komşuluk ilişkileri de dahil olmak üzere burada her şey yapay! Kıyafetler de akıllara o 50’lerin konformist dünyasını getiriyor.

Ancak bu durumun ortaya çıkışı filmin öne sürdüğü TV estetiği ile gerçekleşiyor. Öyle ki araya ‘ürün yerleştirme’ gibi reklam taktiklerinin oyuncular yoluyla yerleştirilmesi, özellikle de Linney’nin karakterinin Truman’la konuşurken bu noktalara gelmesi, ailenin ayakları üzerinde durmasını bozan bir hareket.

Yani bir bakıma TV estetiği ile gelen sabit kamera, gerçeklik ve reklam mantığı, ailenin de arasında iletişimi bozmaya yarıyor. Lafın özü Truman sıkışmış bir dünyaya hapsolmuş ve hiçbir yere kaçamıyor. Bu sebeple de mutluluğu arıyor denebilir.

Sonuç olarak bu reklamın estetiğine katkısı birinci sınıf ve çok anlamlı seyrediyor. İletişimsizliği de sağlıyor ve ‘zoraki mutluluk’u gösteriyor. Belki de böylece bu mükemmel portrenin Amerikan toplumunun bir anti-tezi olduğu konusunda da görüş bildiriliyor.

4-Genç bir senaristin doğuşu ve Jim Carrey’nin dönüşümü

Aslında filmin böylesi orijinal bir fikirden yola çıkıp distopya, röntgencilik, aile, TV kültürü gibi şeylerle ilgili geniş bir alana yayılmasında senarist Andrew Niccol’un payı büyük. Öyle ki yönetmenlik koltuğundaki Avustralyalı Peter Weir için sadece bir araç bu durum. Zira Niccol’un teknoloji ile ilişkisini perçinleyen kariyerinde bu durumun devamını da görüyoruz. Öyle ki sanatçı sözünü ettiğimiz postmodern ve teknolojik yaklaşımını meslek hayatının “Truman Show” sonrasındaki 12 senelik kısmında da sürdürdü.

Burada ise sistem eleştirisini yapmak için yapay bir TV şovu kurması, insan hayatlarının tehlikeye düşmesini ele alırken, bir diğer taraftan da aslında ‘ailesiz çocukların ortada kalması’ gibi bir sosyal soruna değinmesi, Truman gibi bir isimle yapay bir kahraman yaratması ve daha nicesiyle bir mucidin, Andrew Niccol’un doğuşu müjdeleniyor Yeni Zelandalı yazarın henüz 34 yaşında bu başarıya imza atması 1997’de çektiği Uma Thurman ile Ethan Hawke’un başrolünde oynadığı “Gattaca”nın daha fazla dikkat çekmesini, “Simone” (2002) ve “Savaş Tanrısı” (“Lord of War”, 2005) gibi filmler için ise destek almasını sağladı.

Bu eserler “Truman Show”un seviyesine gelmese de yenilikçi denemeleriyle dikkat çektiler. Şimdilerde Niccol, “The Cross” adlı başrolünde Orlando Bloom, John Goodman ve Olga Kurylenko’nun rol aldığı bir bilimkurguyu çekmekle meşgul. 2011 için ise tür alanında iki projesi daha var.

Jim Carrey’e geçtiğimizde, bu filmin onun kariyeri için bir mihenk taşı olduğu söylenebilir. Öyle ki “Truman Show”, Carrey’nin ‘boş boş güldüren kaba komedi oyuncusu’ imajını yıktı. “Yalancı Yalancı”yla (“Liar, Liar”, 1997) birazcık bu duruma yaklaşan oyuncu, “Truman Show” ve “Aydaki Adam” (“Man on the Moon”, 1999) ile bu algıyı tamamen ortadan kaldırmıştı 90’ların sonunda. Bu durum da çokça tartışılan oyunculuk yeteneğine kanıtlamasına vesile oldu.

Öyle ki 90’ların başında ‘Budala Dedektif’ (Ace Ventura) serisi ile “Salak ile Avanak” (“Dumb and Dumber”, 1994) sayesinde ciddiye alınmamaya başlamıştı. Burada ise komedi ile dramı harmanlayan dengeli bir oyunculuk sergiliyordu. Ölçülü haliyle de Altın Küre ödülüne kadar uzandı. Bundan sonra da kariyerinde yine zigzaglı bir gidişata geçerken bundan utanmadı.

Bir Farrelly Kardeşler filmi ile bir Frank Darabont filmi arasında gidip gelmesi de garip karşılanmamalı, yeteneği göz önünde bulundurulduğunda. Ama tabii ödül adaylıklarının yanına bir daha yanaşamadığı gerçeğini de unutmadan ekleyelim.

5-Takipçileri

“Yaşamın Renkleri” (“Pleasantville”, 1998), “EDTV” (1999), “15 Dakika” (“15 Minutes”, 2001), “Amerikan Rüyası” (“American Dreamz”, 2006) gibi kendisinden sonra üremeye başlayan TV ile ilgili filmlerin veliahtı oldu.

“Ölüm Oyunu” (“Battle Royale”, 2000), “The Nines” (2007), “Ölüm Bizi Gözetliyor” (“My Little Eye”, 2003) ve “Ev” (2009) gibi bu konudan yeni şeyler çıkaran yapıtların temelini de “Truman Show”un attığı söylenebilir.

Tabii genel anlamda bakınca distopik aile filmlerinin “Amerikan Güzeli” ile birlikte yönünü belirlediği ve bir bakıma bilimkurguya yaklaşımı minimalize ettiğini de iddia etmek yanlış olmayacaktır. Öyle ki 2000’lerde hiç de öyle fazla fantastik bilimkurgular çekilmedi, felsefik tür örnekleri üretildi. ‘Distopik aile’ ya da ‘toplum’ meselesi öne çıktı.

Nereden bulabiliriz?

Paramount’ın tüm dünyada çıkardığı tek disklik özel versiyon DVD, ülkemizde de Türkçe altyazılı haliyle bulunabilir.

Kimlik:

Truman Show (The Truman Show)

Yapım yılı: 1998

Yönetmen: Peter Weir

Oyuncular: Jim Carrey, Ed Harris, Laura Linney, Natasha McElhone, Paul Giamatti, Noah Emmerich, Brian Delate, Holland Taylor

Senaryo: Andrew Niccol

Önemli Ödülleri: Altın Küre’1999: En İyi Erkek Oyuncu (Drama), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Müzik; BAFTA’1999: En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Yapım Tasarımı; Amerikan Eleştirmenler Birliği’1999: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Önemli Adaylıkları: Oscar’1999: En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo; Altın Küre’1999: En İyi Film (Drama), En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo; BAFTA’1999: En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Sinematografi, En İyi Özel Efekt; Amerikan Yönetmenler Birliği’1999: En İyi Yönetmen; Amerikan Senaristler Birliği’1999: En İyi Senaryo

Bütçe: $ 60.000.000

Devamını Oku
Eleq ipucu 1 Ocak: Truman Show filminde üzerine yıldırım düşen uçak afişinde ne yazar

Eleq ipucu 31 Aralık: Tambu klavyesinde bulunan yılbaşı çıkartmalarında hangisi yazmaz?

Eleq ipucu 31 Aralık 2018 sorusu belli oldu. İşte cevabı:
#eleq
eleqseverler hazırsanız
Merhabalar sevgili #eleqseverler öncelikle herkesin yeni yılını kutluyoruz!
Yılın son ve en büyük ödülü @tambuklavye sponsorluğu ile tam 70.000 TL
Tambu’yu indirip, kampanyalar bölümünden jokerini kazan, şansını ikiye katla!
Soru: Peki, Türkiye’nin akıllı ve eğlenceli Tambu klavyesinde bulunan yılbaşı çıkartmalarında ‘’Mutlu Yıllar’’, ‘’Nice Mutlu Senelere’’ ve ‘’Hoşça kal 2018!’’ söylemlerinden hangisi yazmaz bilen var mı?
Cevap: Hoşça kal 2018!

Devamını Oku
Eleq ipucu 31 Aralık: Tambu klavyesinde bulunan yılbaşı çıkartmalarında hangisi yazmaz?

Eleq ipucu 30 Aralık: Grammy ödüllü, 2006'da kaybettiğimiz Türk-Amerikalı müzik yapımcısı?

Eleq ipucu 30 Aralık 2018 sorusu belli oldu. İşte cevabı:
#eleq
eleqseverler hazırsanız
Merhabalar #eleqseverler bugünkü ödül @tambuklavye sponsorluğu ile tam 30.000 TL
Tambu’yu indirip, jokerinizi almayı unutmayın
İpucu sorumuzun konusu ise müzik
11 adet Grammy'si bulunan ve müzik endüstrisine katkılarından dolayı Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görülen, 2006'da kaybettiğimiz Türk-Amerikalı müzik yapımcısı kimdir bilen var mı?
Cevap: Arif Mardin
20. yüzyılın en önemli müzik yapımcılarından, 12 Grammy Ödülü sahibi Arif Mardin uzun süredir devam eden hastalığının ardından 25 Haziran 2006 gecesi vefat etti.40 yıllık meslek hayatında, uluslararası başarılara imza atan Arif Mardin, pankreas kanseri nedeniyle 74 yaşında hayata gözlerini yumdu.Dünyaca ünlü müzik yapımcısı Arif Mardin, 1932 yılında İstanbul’da doğdu. Caz müziğine duyduğu ilgiye rağmen üniversite eğitimine İstanbul Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde başlayan ve London School of Economics’te devam eden Mardin’in hayatı 1956’da caz ustası Dizzy Gillespie ve aranjör Quincy Jones’la tanışmasıyla birlikte tümüyle değişti. Arif Mardin, müzik dünyası için büyük önem taşıyan “Quincy Jones“ Bursu’nu alarak, Boston’daki Berklee Müzik Koleji’nde eğitim almaya hak kazanan ilk burslu öğrenci oldu.Meslek hayatına 1963 yılında Nasuhi Ertegün’ün asistanı olarak Atlantic Records’ta başlayan Mardin, 1969-2001 yılları arasında şirketin Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü.Her ikisi de “Atlantic Sound”unu dünyaya kabul ettiren kişiler olarak kabul edilen Ahmet Ertegün ve Jerry Wexter’la birlikte birçok projede çalışan Mardin, Bee Gees’le yaptığı “Jive Talkin”le dikkatleri çekti. Average White Band’ın “Pick Up The Pieces”, Phill Collins’in “Against All Odds” ve “Separate Lives”, Chaka Khan ‘ın “I Feel For You” gibi parçaları ile listeleri zorlayan Mardin, 40 yılı aşkın kariyeri boyunca, çalışmalarıyla 60’a yakın Altın ve Platin Plak Ödülü ile 15 Grammy Ödülü’ne aday gösterildi.1990’da Ulusal Kayıt Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin Ünlüler Listesi’ne seçilen Arif Mardin, aynı yıl Türk Amerikan Dernekleri Birliği tarafından “Yılın Amerikalı Türk’ü” seçildi. 1992’de Los Angeles Sefarad Topluluğu tarafından, Türk ve Yahudi toplumlarının 500 yıllık dostlukları anısına “Shofar of Peace” ödülüyle onurlandırılan Mardin, aynı yıl Bette Midler’ın ABC’de yayınlanan filmi “Gipsy” nin müziklerini besteledi. 1996’da “Original Broadway Cast Album of Smokey Joe’s Café: The Song of Leiber and Stoller için hazırladığı çalışmasıyla 6. Grammy Ödülü’nü kazanan Mardin, 1997 ‘de Atlantic Records – Ahmet Ertegün tarafından verilen NARAS Heroes Ödülü’nün sahibi oldu. 1998 yılında Warner Brothers tarafından gerçekleştirilen “ Why do Fools Fall In Love” filminin müziklerini besteleyen Mardin, Ayrıca Bette Midler’in “ Batshouse Betty” ve Diana Ross’un “Everday is a New Day” albümlerini yaptı.Mardin’in milenyuma yaklaşırken son çalışması Jewel’s Joy’un yeni yıl şarkılarına yer verdiği “A Holiday Collection” albümü oldu. 2001’de Ulusal Kayıt Sanatları ve Bilimleri Akademisi tarafından “Trustees Award”la onurlandırılan sanatçı, sakat çocuklara müzikle terapi tedavisi uygulayan Nordoss – Robbins Vakfı tarafından “Yılın Adamı” ödülüyle onurlandırıldı.Atlantic Record’un kurucusu Ahmet Ertegün’ün “ Birçok yapımcı her yeni projede bir parmak izi gibi tınıyı işlerken, Arif Mardin, farklı türlere getirdiği yaratıcılığıyla müziğe kendi damgasını vuruyor” dediği Arif Mardin, 2001 ‘de Atlantic Records’tan emekli oldu. Mardin, aynı yılın Eylül ayında üstlendiği EMI’nin Eş Başkanlığı ve Manhattan Records’un Genel Müdürlüğü görevlerini 2004 yılına kadar sürdürdü.EMI’deki ilk işi olarak üstlendiği Norah Jones’ın “Come Away With Me” albümüyle “Yılın Yapımcısı” Grammy ödülünü kazanan Mardin, daha sonra Jones’ın ikinci albümü “Feels Like Home”u da Jones’la birlikte gerçekleştirildi. 2004’de oğlu Joe’yla birlikte Queen Latifah’ın plağı “The Dana Owens Album” için 6 parça gerçekleştiren Arif Mardin, 2004 yılı Haziran ayında RP International tarafından verilen “Lester Sills Yardımseverlik Ödülü’nün sahibi oldu. Oğluyla birlikte görme özürlü sanatçı Raul Midon’un ilk albümünün de yapımcılığını üstlenen sanatçı, Aretha Franklin’le birlikte “A House is not a Home “ parçasını kaydetti.Hayatının 48 yılını eşi Latife Mardin’le birlikte geçiren Arif Mardin, aynı zamanda Türkiye’de Halkla İlişkiler sektörünün kurucusu Betûl Mardin’in de kardeşi. Sanatçının, Berkeley mezunu oğlu Joe da kendisi gibi yapımcı ve aranjör olarak çalışıyor. Kızı Julie ise tanınmış bir avangard fotoğrafçı.Bee Gees, Phil Collins, Roberta Flack, Aretha Franklin, Chak Khan, Bette Midler, Modern Jazz Quartet, Barbara Streisand ve Norah Jones gibi isimlerle yaptığı çalışmalarla son kırk yılda popüler müziğe yön veren dünyadaki en önemli isimlerden biri olan Arif Mardin’e Türk Amerikan Derneği ile Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ortaklaşa verdiği 2006 Kültür ve Sanat Dalında Üstün Başarı Ödülü’ne layık görüldü. Ayrıca bu yıl 40.’sı düzenlenen Montreux Jazz Festivali’nin akşam programı da dünyaca ünlü müzik adamı Arif Mardin’e ithaf edildi.

Devamını Oku
Eleq ipucu 30 Aralık: Grammy ödüllü, 2006'da kaybettiğimiz Türk-Amerikalı müzik yapımcısı?

Eleq ipucu 29 Aralık: 1996'da Bold Pilot ile rekora imza atan jokey?

Eleq ipucu 29 Aralık 2018 sorusu belli oldu. İşte cevabı:
#eleq
eleqseverler hazırsanız
Merhabalar #eleqseverler bugün nasılsınız
1996 yılında düzenlenen Gazi Koşusu’nu hatırlıyor musunuz?
Efsane yarış atı Bold Pilot ile 2:26:22'lık sürede hala kırılamayan bir rekora imza atan jokeyin adını kimler hatırladı?
Hatta bir ipucu daha, yakın bir zamanda ‘’Şampiyon’’ filmi ile hayatı vizyona girdi

Cevap: Halis Karataş
1996 yılı Gazi Koşusu'nu rekor derece ile kazanan Bold Pilot, 22 yaşında hayatını kaybetti. Bold Pilot'ın sahibi Özdemir Atman, 70. Gazi Koşusu sonrası ‘Merkez Bankası’nı verseler satmam’ diyerek efsane safkana değer biçilemeyeceğini belirtmişti. Bold Pilot'ın 2.26.22'lik Gazi Koşusu rekoruna bugüne dek yaklaşabilen bir İngiliz atı çıkmadı.
JOKEY HALİS KARATAŞ İLE ÖZDEŞLEŞMİŞTİ

Türkiye'nin önde gelen atçılarından merhum Özdemir Atman'a ait Bold Pilot isimli şampiyon safkan öldü. 1990'larda genç bir jokey olan Halis Karataş ile özdeşleşen ve büyük şampiyonluklar kazanan İngiliz atı Bold Pilot, yarış yaşamına 28 Mayıs 1995'de 2 yaşında bir tay olarak Veliefendi'de başladı.

1996 yılında 3 yaşına geldiğinde mükemmel bir yıl geçirdi. Aynı yıl Gazi Koşusu'nu 2.26.22'lik derece ile kazanan Bold Pilot'un o rekoruna hala yaklaşılamıyor...

Türk yarışçılığnın bugüne dek en başarılı safkanları arasında yer alan Bold Pilot, yarış birincilikleri kadar, pistteki sıradışı duruşu ile de yarışseverlerin sevgilisi olmuştu.
Şampiyon, efsane yarış atı Bold Pilot sayesinde bir araya gelen Halis Karataş ve Begüm Atman arasındaki büyük aşkın hikayesini konu ediyor. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmde, Türk atçılığının önemli ismi Özdemir Atman’ın sahibi olduğu Bold Pilot, at yarışı ile ilgilenmeyenlerin bile sevgisin kazanan bir attır. Bold Pilot ve onun daimi jokeyi Halis Karataş birlikte unutulmaz başarılara imza attı. İkilinin 1996 yılı Gazi Koşusu’ndaki 2:26:22’lik rekoru hala geçilemedi. Bold Pilot diğer bir başarısı da Halis Karataş ve Begüm Atman’ın bir araya gelmesine vesile olması. Ünlü jokey ve Begüm Atman arasındaki destansı aşkın konu edildiği filmin yönetmen koltuğunda Ahmet Katıksız oturuyor. Senaryosunu Katıksız ile Serkan Yörük’ün kaleme aldığı filmde ünlü jokey Halis Karataş’a Ekin Koç, Begüm Atman’a ise Farah Zeynep Abdullah hayat veriyor. Türkiye Jokey Kulübü eski başkanlarından Özdemir Atman’ı ise usta oyuncu Fikret Kuşkan canlandırıyor.

Devamını Oku
Eleq ipucu 29 Aralık: 1996'da Bold Pilot ile rekora imza atan jokey?
}